Türk Devletlerinde Gücün Meşruiyet Kaynağı Nedir?

Türk Devletlerinde Gücün Meşruiyet Kaynağı Nedir?

Kağan Gücünü Nereden Alıyor?

İlk Türk Devleti olan Asya Hun Devleti’nde hükümdarlar, Gök Tanrı’nın tahta çıkardığı Tanhu unvanını kullanmıştır. Mete Han, MÖ 176’da Çin imparatoruna gönderdiği mektupta kendisini, Gök Tanrı tarafından tahta çıkartılmış Hunların büyük Şanyü’sü olarak ifade etmiştir. Orhun Yazıtları’nda Bilge Kağan: “Tanrı irade ettiği için, kut’um olduğu için kağan oldum.” demiştir. Uygur Devleti’nde de benzer durum söz konusudur. Uygurlara ait Karabalsagun Yazıtı’nda, Bögü Kağan’ın unvanı “Tengride kut bulmuş.“ olarak belirtilmiştir (Kafesoğlu, 1995, s.237; Koca, 2002, s.1071; Ögel, 2001, s.67’den düzenlenmiştir).

Metne göre Türk kağanları hükmetme gücünü nereden almaktadır?

Türklerde devleti yönetme yetkisinin kağana, Gök Tanrı tarafından verildiğine inanılırdı. Dolayısıyla Türklerde gücün kaynağı ilahiydi. Ancak Türk kağanı hiçbir zaman kutsal varlık, yani eski Mısır medeniyetinde olduğu gibi tanrı-kral sayılmamıştır. Tarihî kayıtlardan da anlaşıldığı üzere ilk Türk devletlerinde siyasi iktidar kavramı “kut” tabiri ile ifade edilmiştir. Tanrı, Türk kağanına kut vererek hükümdarlık gücü ve yetkisi bahşetmiştir.

Türklerde kağan olabilmek için Gök Tanrı tarafından kut verilmiş bir aileye mensup olmak gerekirdi. Bu aileler belli olup Hunlarda Tu-ku, Kök Türklerde Aşina ve Uygurlarda Yağlakâr ailesidir. Kut, kan yoluyla geçtiği için bütün hanedan üyeleri kağan olma hakkına ve yetkisine sahiptir. Tanrının iradesinin hangi hanedan üyesi üzerinde olduğu da ancak taht için yapılan bir mücadele sonucunda ortaya çıkmaktadır. Kağan olmak için aynı zamanda adil, yetenekli, ilim sahibi, asil, cesur olmak gerekirdi. Eski Türklerde kuta sahip olan hanedan üyeleri arasında kağan seçmek için kurultay toplanırdı.

Türklerde kağan, hem bütün devlet teşkilatının başı hem de toplumun lideri durumundaydı. O, devletin başı olarak iç ve dış siyaseti düzenler, savaş ve barışa karar verir, ordulara komutanlık eder, elçiler gönderir ve elçileri kabul ederdi. Ayrıca devlet teşkilatının her kademesindeki görevlileri tayin eder veya onları görevlerinden alırdı.

Türk devletlerinde hükümdarlara; şanyü, tanhu, han, yabgu, ilteber, idikut, erkin ve kağan gibi unvanlar verilmiştir. Hunlardan itibaren Türklerde bazı hükümdarlık sembolleri de görülmektedir. Bunlar; taht, davul, otağ, kotuz, tuğ ve yaydır. Kağan ülkeyi idare eder, töre koyabilir ve gerektiğinde yargılama da yapabilirdi.

Türklerde görülen kut anlayışı taht kavgalarını nasıl etkilemiştir?

Gücün Maddi ve Temel Kaynakları

Orta Asya; Gobi, Taklamakan, Karakum gibi çöllerden, geniş bozkırlardan ve ıssız düzlüklerden oluşur. Ayrıca büyük bir bölümü kapalı havza olan Orta Asya’da yer yer yüksekliği 7.000 m’yi aşan sıradağlar, büyük çukurlar ve göller yer alır. Bu coğrafi bölgedeki bozkırların kışı çok soğuk ve kar fırtınalı, yazı ise genellikle sıcak ve kuraktır. Yazın ara sıra şiddetli sağanaklar olsa bile yaşanan bu kuraklığı gideremez.

Bozkırın bu sert yapısı, bölgede yaşayan kavimleri etkilemiş ve konar-göçer hayat tarzının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bozkır, adaların ve vahaların dışında insanlara kalıcı bir yerleşme ve dinlenme imkânı tanımamıştır. Konar-göçerler, ulaşımda ve göçlerde atı kullanarak bu zorlu koşulların üstesinden gelmiştir. Bununla birlikte bozkırın atlı göçebeleri, çabucak organize olabilen savaşçı bir toplum yapısına sahiptir. Esasen bozkır tarihi, en güzel otlakları ele geçirmek için mücadele eden ve bazı hâllerde gezinmeleri asırlar süren hayvan sürülerini yaylak ve kışlak arasında getirip götüren Türk kavimlerinin tarihinden ibarettir.

Mete Han, MÖ 187 tarihinde Çin imparatoriçesine yazdığı mektubun bir yerinde kendi hayatının ilk dönemiyle ilgili olarak şöyle demiştir: “Irmaklar ve göller arasında doğdum, geniş yaylalarda sığırlar ve atlar arasında büyüdüm, kendimi sık sık sınır boylarında buldum.” Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere Mete Han, geniş yaylalarda yaşayan, hayvancılıkla geçinen ve akıncılık yapan konar-göçer bir topluluğun çocuğudur. Bu ifade de konar-göçer hayatın temel unsurları ve faaliyetleri birer birer sayılmıştır. Bunlar; ırmaklar, göller, geniş yaylalar, hayvanlar ve eski Türk hayatında önemli bir yer tutan akınlardır. İşte Mete’nin hayatına hâkim olan ve onun yetişmesinde rol oynayan bu unsurlar ve faaliyetlerdir. Daha doğrusu Mete’nin hayatını; içinde yaşadığı tabiat, hayvancılık ve akıncılık belirlemiştir (Koca, 2002, s.687-708’den düzenlenmiştir).

Türklerin Orta Asya’da ırmak, göl gibi su kaynakları çevresinde konar-göçer bir yaşam tarzı vardı. Boyların ekonomisinin temel dayanağı olan hayvanlarıyla birlikte yaşadığı ve belirli bir alanları olduğu anlamına da gelmekteydi. Hunlar, Kök Türkler ve Uygurlar (Görsel 3.7 ve 3.8) yazın yaylak denilen serin, sulak, otlağı bol yüksek yaylalarda; kışın ise kışlak denilen daha ılık ova ve vadilerde yaşardı. Örneğin Çin kaynaklarına göre Hunlar evlerini dövülmüş topraktan yapmışlardı. Uygurlar, kışlık bölgelerde evlerini daha ziyade kerpiç veya ahşaptan, surları da kalın ağaç kütüklerinden inşa ederdi. Ayrıca Uygurlar deve ve ata dayalı basit bir ulaşım sistemi kurmuştu. Çok kalabalık gruplar hâlinde yola çıktıklarında atlardan, develerden ve arabalardan oluşan kervanları kullanırlardı.

Geniş bozkır sahalarında iklim ve coğrafya gereği sürekli hareket hâlinde olan konar-göçerler, toprak bağlılığını değil soy aidiyetini birinci planda tutmuşlardı. Sosyal kimlik; aile, oguş ve boylar içinde gelişmiş ayrıca sınırlı otlakları kullanma mecburiyeti, aile ve grup ilişkilerini güçlendirmiştir. Zira bu özellik gelişmemiş olsaydı geniş bozkırlar boyunca ilerleyen boyların tek başına hayatta kalması mümkün olmazdı.

981-984 tarihleri arasında Turfan Uygurları’na giden Çin elçisi Wang Yen-te’nin raporuna göre; “Kao-ch’ang (Turfan) şehrinde
yağmur ve kar yoktur. Aynı zamanda çok sıcaktır. Evler beyaz badanalıdır. Chinling Dağları’ndan çıkan nehir, başşehrin bütün
çevresini dolaşır, tarlaları ve meyve bahçelerini sular ve su değirmenlerini işletir. Bu yerde beş hububat yetişir. Zengin insanlar at eti yerler, geri kalanlar ise sığır eti ve yaban kazı yerler. Onlar müziklerinde kopuz kullanırlar. Onlar, samur kürkü postu, keçe ve çiçek motif işlemeli elbise imal ederler. Kadınlar başlarına bir çeşit şapka giyer. Onların âdetlerine göre büyük bir kısmı ata biner ve ok atarlar. Onlar, gümüş ve pirinçten yaptıkları tüpleri su ile dolduruyorlardı. Bu tüplere basarak suyu fışkırtırlar yahut birbirlerine su atarak spor yaparlar (İzgi, 1989, s.55-60’tan düzenlenmiştir).”

Uygur kültürü hakkında hangi sonuçlara ulaşılabilir?

Uygur Devleti, Kök Türklerin sahip olduğu mirasın üzerine kurulduğu için bozkır kültür geleneğini sürdürmüştür. Ancak zamanla Çinlilerle fazla yakınlaşılması ve Maniheizm’i kabul etmesi, Uygurların hayat tarzını değiştirmiştir. Bu nedenle Uygurlarda, toplumsal yapı hızlı bir değişim göstermiş ve şehirleşmeye doğru bir eğilim başlamıştır. Bunun yanında konar-göçer yaşamın da devam etmesi Uygurlarda bozkırlı ve şehirli olmak üzere iki farklı hayatın ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Her an saldırıya açık bir coğrafyada yaşadıkları için konar-göçer toplulukların silahlı güce sahip olmaları gerekirdi. Bozkır kültürünün ögelerinden atı kullanan ve demiri işleyen Türkler, askerî bakımdan çevresindeki milletlere üstünlük sağlamıştır. Türk ordusu, ücretli askerlerden değil her an savaşabilecek durumda olan süvarilerden kuruluydu. Örneğin Hunlar, çocuklarını daha küçük yaşlarda biniciliğe alıştırırdı. Gençlik çağına geldiklerinde mükemmel binici olan bu çocuklar, böylece atlı savaş usullerini çok iyi uygulardı. Hunlarla savaşlarda başarılı olamayan Çinliler, yüz yıl süren bir askerî reform yapmış ve ordularını Hun tarzında teşkilatlandırarak onları durdurmaya çalışmıştır.

Mete Han Çin’e karşı millî bir siyaset izlemiştir. Buna göre Hun Devleti, Çin’i savaş gücü ile baskı altına alacak, devletin ve halkın ihtiyaçları vergi veya ticaret yoluyla Çin’den sağlanacaktı. Mete’nin, Çin’e karşı izlediği bu politikanın içinde Çin ülkesini ele geçirmek ve onu idare etmek gibi bir düşünce bulunmuyordu.

Çin İmparatorluğu’nun da Hunlara karşı belirlediği bir politika vardı. Bu politikanın esası, Hunları tamamen hâkimiyet altına almak ve onları Çinlileştirmekti. Savaş meydanlarında yenemedikleri Türkleri, çeşitli entrikalarla yenmeye çalışmışlardır. Önce hanedan üyelerinin aralarını rüşvet, yalan ve teşvik gibi uygulamalarla açarak daima devletin kağanına karşı onları kışkırtmışlardır. Diğer taraftan yine devlete bağlı boyları hediye ve benzeri şeylerle isyana teşvik etmişlerdir. Ayrıca her hükümdara özel eğitimli prensesler yollayarak casusluk yaptırmışlar, kağanları en yakından takip etmişlerdir.

Güç Paylaşımı ve Yönetim

Türk devlet teşkilatında kurultay (toy); siyasi, kültürel, hukuki ve ekonomik konularda genel kararlar alan ve devlet yönetiminin temelini oluşturan en yüksek kuruluştur. Kağan, hanedan üyeleri, hatun, aygucı ve boy beylerinden oluşan kurultay, genellikle yılda üç kez toplanarak devlet işlerini görüşürdü. Kurultay’ın üyelerine “toygun” denilirdi. Boy beylerinin
kurultaya katılımı sadakat işareti sayılır aksi bir durum söz konusu olduğunda bu bir isyan olarak algılanırdı.

Türk devletlerinde hatunlar söz sahibiydi. Aralarında, devlet siyasetine yön verenler ve naip olarak devlet idare edenler vardı. Ayrı sarayları ve buyrukları bulunan hatunlar, bazen elçileri de kabul ederdi.

Kurultay, kağanın seçimi veya görevden alınmasında da etkiliydi. Kağan, kurultayın doğal başkanıydı ve kağanın olmadığı zamanlarda aygucı (başbakan) kurultaya başkanlık ederdi. Kurultaylarda alınan kararlar halka duyurulurdu.

Coğrafi şartlar ve ülkenin içinde bulunduğu durum nedeniyle kurultayın her zaman toplanması ve boy beylerinin hızla bir araya getirilmesi mümkün değildi. Bu yüzden kurultay kararlarının uygulanmasını sağlamak ve takip etmek için buyruklardan (bakan) oluşan bir ayukıya (hükûmet) ihtiyaç vardı. Çin kaynaklarında Hun, Kök Türk ve Uygur Devletleri’nde görülen bu hükümet sisteminden sıkça bahsedilmiştir. Yine Çin kaynaklarına göre Kök Türk hükûmeti dokuz bakandan oluşmaktadır. Dolayısıyla ilk Türk devletlerinde, kurultay (yasama) ve hükümet (yürütme) birbirlerinden ayrı kurumlardı. Fakat halktan ve yönetimden birinci derecede sorumlu olan kağandı. Kurultayı toplantıya çağırma, töre değişikliğini teklif etme, aygucıyı tayin etme, yargıya başkanlık etme görevleri kağana aitti.

Kurultaylarda alınan örnek kararlar

• MÖ 56 yılında, Asya Hun Devleti’nde Ho-han-yeh ile kardeşi Çi-çi taraftarları arasında Çin hâkimiyetini kabul etme ve bağımsızlık konusunda tartışmalar çıkmıştır. Hun birliğinin bölünmesiyle sonuçlanan bu görüşmeler kurultayda gerçekleşmiştir.

• II. Kök Türk Hükümdarı Bilge Kağan’ın, Çinlilerin etkisinde kalarak Budistleşme isteği, Türklerin yapısına uymadığı gerekçesiyle kurultay tarafından reddedilmiştir.

Alınan kararlar dikkate alındığında kurultayda hangi konular görüşülmüştür?

İlk Türk devletlerinde ülkenin yönetimi, Hunlardan itibaren devlet yönetiminde kolaylık sağlamak amacıyla doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır. İkili teşkilatlanma denilen bu sistemde, daima bir tarafın hâkimiyet üstünlüğü tanınmıştır. Buna göre kağan, doğuda otururken batının yönetimi hükümdar ailesinden önde gelen bir kişiye, genelde kağanın kardeşine bırakılırdı. Batı’daki yabgu unvanlı yönetici, Doğu’daki kağana bağlı olarak töre hükümleriniyürütürdü. Örneğin Mukan Kağan, bütün Kök Türk Devleti’nin hükümdarı olmakla beraber daha çok devletin doğu kısmıyla ilgileniyordu. Batı kısmını ise devletin kuruluşundan itibaren İstemi Yabgu idare ediyordu. Yabgu unvanını taşıyan İstemi, bütün icraatını doğudaki kağanlık adına yapıyordu. Fakat yabgu karar ve icraatında tamamen serbestti. Tıpkı bir devlet başkanı gibi o da elçiler gönderebilir, kabul edebilir ve başka devletlerle anlaşmalar yapabilirdi. Örneğin İstemi Yabgu, Doğu Roma İmparatorluğu’na elçiler göndermiş ve gelen elçileri kabul etmiştir.

İkili devlet teşkilatının, Türk devletlerine yansıyan olumsuz örnekleri nelerdir? Sonuçları sınıfta arkadaşlarınızla paylaşınız.

Türk kağanını kut yani siyasi iktidar ile donatan Gök Tanrı, ona iktisadi güç anlamına gelen “ülüş” bağışlamıştır. Ülüş, Türkçe “üleşmek” fiilinden çıkmış bir isim olup “pay, hisse, nasip, kısmet” anlamına gelmektedir. Tanrı, “ülüş” bağışı ile Türk ülkesinde bolluk ve bereketi artırmıştır. Türk kağanı da bu gücü halkın lehinde kullanarak elde ettiği maddi varlığı adil bir şekilde halka dağıtmıştır.

Bir Cevap Yaz.