Osmanlı Toplum Yapısı Nasıldır?

2. OSMANLI TOPLUM YAPISI

Osmanlı toplumu devletin kuruluş yıllarında çoğunluğu Kayılar olmak üzere Müslüman Türklerden oluşuyordu. 14. yüzyıl ortalarına doğru Bizans topraklarının fethiyle birlikte bu topluma Rumlar ve Ermeniler de katıldı. Balkan ülkelerinin fethi ise Osmanlı toplumuna Bulgar, Sırp, Ulah, Boşnak, Arnavut ve Macar kitlelerinin katılmasını sağladı. Bunlara 16. yüzyılda Mısır, Arabistan ve Kuzey Afrika’nın alınmasından sonra Araplar ve diğer topluluklar eklendi. Böylece Osmanlı toplumu değişik dinlere ve kültürlere sahip unsurları barındıran çok milletli bir toplum hâline geldi. Klasik yapısına 16. yüzyılda kavuşan Osmanlı toplumu, devletin resmî sınıflandırmasına göre askerîler ve reaya adıyla iki ana gruba ayrılıyordu.

a. Yönetenler (Askeriler)

Osmanlı Devleti’nde idari sisteme bağlı olarak askerlik hizmetinde bulunanlar ve sivil memurlar askerîler sınıfına mensuptu. Vergiden muaf olan askerîlerin başlıca görevleri; devletin devamlılığını sağlamak, kamu düzenini korumak, İslamiyet’i yaymak ve kanunları uygulamaktı. Askerîler yetişme biçimlerine ve yerine getirdikleri hizmetlere göre seyfiye, ilmiye ve kalemiye adı verilen gruplara ayrılırdı.

Seyfiye: Ehl-i örf veya ümera da denilen seyfiye sınıfının askerlik ve yönetim olmak üzere iki çeşit görevi vardı. Osmanlı Devleti’nde seyfiye sınıfı vezirler, beylerbeyleri, sancak beyleri, kapıkulu askerleri, tımarlı sipahiler gibi idari ve askerî görevler üstlenmiş kişilerden meydana gelirdi.

İlmiye: Ehl-i şer veya ulema adı da verilen ilmiye sınıfının üyeleri medreselerden yetişirdi. Osmanlı toplumunda şeyhülislam ve kazaskerler başta olmak üzere kadılar, müftüler, müderrisler, imamlar, müezzinler ve medrese öğrencileri ilmiye sınıfına mensup kimselerdi. İlmiyenin fetva verme ve yargılama yetkilerinin yanı sıra eğitim öğretim faaliyetlerini yürütme ve din hizmetlerini yerine getirme görevleri vardı.

Kalemiye: Osmanlı Devleti’nde mali ve bürokratik işlemleri yerine getiren memurlar topluluğuna kalemiye denirdi. Nişancı
ile birlikte Anadolu ve Rumeli defterdarları kalemiye sınıfının Divandaki temsilcileriydi. Ayrıca devlet teşkilatı içinde onlara bağlı olarak çalışan reisü’l-küttap ve defter emini ile Divan ve hazine katipleri de kalemiye görevlileri arasındaydı. Kalemiye üyeleri ustaçırak ilişkisi içinde yetişirlerdi.

Osmanlı Devleti’nde askerilerin vergiden muaf tutulmasının nedenleri neler olabilir?

b. Yönetilenler (Reaya)

Osmanlı toplumunda vergi veren şehir, kasaba ve köy halkı ile konargöçer aşiretler reaya sınıfını oluştururdu. Yönetenler sınıfı Müslümanlardan meydana geldiği hâlde yönetilenler etnik ve dinsel bakımdan tam bir çeşitlilik gösterirdi. Osmanlı ülkesinde Türkler, Ermeniler, Bulgarlar, Sırplar, Boşnaklar, Romenler, Arnavutlar, Araplar ve daha birçok topluluk bir arada yaşıyordu. Osmanlı Devleti bu toplulukları dinî inançlarına göre cemaatlere ayırmıştı. Aynı din veya mezhepten insanların oluşturduğu bu cemaatlerin her birine “millet” adı verilirdi. Osmanlı Devleti’nin İslam hukukunu esas alarak oluşturduğu bu yönetim düzenine ise millet sistemi denirdi. Bu sisteme göre her Osmanlı vatandaşı dinî bir bağ ile şu ya da bu milletin üyesi durumundaydı.

Milletler devletin belirlediği hak ve yükümlülüklere uygun olarak kendi din başkanları tarafından yönetilirdi. Millet lideri, cemaatinin devletle olan ilişkilerini yürütürdü. Kendisine bağlı insanların hareketlerinden ve vergi vermek gibi yükümlülüklerini yerine getirmelerinden devlete karşı o sorumluydu. Milletler eğitim, din, adalet ve sosyal güvenlik alanlarındaki ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılarlardı. Ayrıca evlenme, boşanma, miras gibi medeni kanun kapsamına giren konuları her millet kendi hukuk sistemlerine göre düzenlerlerdi. Üyeleri arasındaki medeni haklarla ilgili davaları da kendi mahkemelerinde görürlerdi. Osmanlı hükûmeti bu mahkemelerde verilen kararları onlar adına uygular ve adaletin yerini bulmasını sağlardı.

Osmanlı Devleti Ortodokslar, Ermeniler ve Musevileri temel milletler olarak kabul etmiş; Müslümanları ise devletin kurucu ve asli unsuru oldukları için millet sisteminin dışında tutmuştu. Osmanlı Klasik Dönemi olarak bilinen 16. yüzyılda ülke nüfusu yaklaşık 12 milyondu. Bunun yaklaşık yüzde 58’ini Müslümanlar, yüzde 41’ini Hristiyanlar, yüzde 1 kadarını da Museviler oluşturuyordu.

Osmanlı toplumunda Müslüman olmayan milletlerin başında Ortodokslar geliyordu. Rumlar, Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar ve Romenler Ortodoks milletinin içinde yer alıyorlardı. İstanbul’un fethedilmesinden sonra ülkedeki bütün Ortodokslar Fener Rum Patrikhanesinin idaresi altında toplanmıştı.

Osmanlı Devleti’nde Ermenilerin Durumu

Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında Ermeniler genellikle Çukurova, Doğu Anadolu ile Kafkasya bölgelerinde çeşitli devletlerin ve beyliklerin yönetimi altında dağınık hâlde yaşıyorlardı. Osmanlı Devleti’nin ortaya çıktığı Batı Anadolu topraklarında ise çok az sayıda Ermeni nüfus vardı. Ermeniler bu bölgenin Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle birlikte Bizans baskısından kurtularak her bakımdan özgür bir hayata kavuştular. Böylece tarihlerinde hiçbir devletten görmedikleri ilgiyi Osmanlılardan görerek Türk milletine bağlandılar.

Osmanlı Devleti, Bursa’yı başkent yaptıktan sonra, başta Kütahya olmak üzere bu bölgede yaşayan Ermenileri ruhani liderleriyle birlikte Bursa’ya yerleştirdi. 1461’de ise Fatih Sultan Mehmet, Bursa’da bulunan Ermeni Metropoliti Ovakim’i ve Anadolu’daki bazı Ermenileri İstanbul’a getirdi. Samatya’daki Sulumanastır adındaki kiliseyi Ermenilere veren Fatih yayımladığı bir fermanla İstanbul’da Gregoryen Ermeni Patrikhanesinin kurulmasını sağladı. Ovakim’i de buraya patrik olarak tayin etti. Fatih, Ermeni patriğine, Rum Ortodoksları dışında, bütün Doğu Hristiyanlarının dinî lideri olma hakkını ve yetkisini verdi. Aynı zamanda patriği cemaati ile devlet arasındaki ilişkileri yürütmekle yetkilendirerek daha önceleri dağınık hâlde yaşayan Ermenilerin ve diğer Hristiyan grupların ilk kez tek merkezden yönetilmesini sağladı. Ayrıca Ermenileri din, eğitim-öğretim, vakıf ve aile işlerini kendi örf ve âdetlerine göre düzenleme konusunda serbest bırakarak kendilerini geliştirmelerinin önündeki engelleri kaldırdı.

İstanbul’da Ermeni Patrikhanesinin kurulmasından sonra bu şehre kısa sürede çeşitli yerlerden çok sayıda Ermeni göç etti. Böylece başta İstanbul olmak üzere Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeniler dünyanın refah seviyesi en yüksek cemaatlerinden biri hâline geldiler.

Yavuz ve Kanuni zamanlarındaki fetihlerle Doğu Anadolu, Azerbaycan, Kafkasya, Suriye ve diğer bölgeler Osmanlı Devleti’ne bağlanınca buralarda yaşayan Ermeniler de İstanbul Patrikliğine bağlandı. Yavuz, Mısır Seferi sırasında Kudüs’ü aldıktan sonra buradaki patriğe verdiği fermanla Ermenilere birçok imtiyaz tanıdı. Ayrıca Habeş, Kıpti ve Süryani toplumlarının dinî temsilciliğini yapma yetkisini de Kudüs Ermeni Patrikliğine verdi.

16. yüzyıldaki katılımlarla birlikte Osmanlı topraklarındaki toplam Ermeni nüfusu 600 bin civarına yükseldi. Bu arada Osmanlı Devleti, kuruluş yıllarında izlediği Türkleri iskân siyasetinin bir benzerini Ermeniler için uyguladı. Devlet, topraklarına kattığı yerlerde yaşayan birçok Ermeni aileyi ve sanatkârı Istanbul’a yerleştirdi. Ancak bu iskân hareketi Romalılar, Persler, Bizanslılar zamanındaki gibi zorunlu göç şeklinde değil, gönüllü olarak gerçekleşti. Bu politika sayesinde İstanbul dünyanın en kalabalık Ermeni nüfusunu barındıran şehri oldu.

Diğer gayrimüslim azınlıklar gibi Ermeniler de askere alınmadıkları için ekonomik faaliyetlere daha fazla zaman ayırabilmişlerdir. Ermeniler Osmanlı Devleti’nin sağladığı huzur ve güven ortamında genellikle bankerlik, sarraflık, tüccarlık, mültezimlik gibi çok gelir getiren işlerle uğraşmışlardır. Ayrıca birçok Ermeni gencini öğrenim görmek ve sanat eğitimi almak üzere Avrupa’ya göndermişlerdir. Bunlardan biri olan Apkar Tıbir, Venedik’te matbaacılık sanatını öğrendikten sonra 1567 yılında İstanbul’a gelerek burada ilk Ermeni matbaasını açmıştır. Böylece Ermeniler ekonomik kalkınmanın yanı sıra millî ve kültürel varlıklarını da bilinçli bir şekilde geliştirme imkânı bularak Osmanlı toplumundaki en imtiyazlı milletlerden biri olmuşlardır.

Yukarıda anlatılanlara bakarak Osmanlı Devleti’nin yönetim anlayışı hakkında hangi değerlendirmelerde bulunabilirsiniz?

18. yüzyılda Osmanlı vatandaşı bir kısım Ermeni, Katoliklik mezhebini kabul etmiş ve bundan sonra Ermeniler arasında mezhep çekişmeleri başlamıştır. Osmanlı Devleti bu çekişmenin daha fazla büyümesini önlemek için 1831’de Padişah II. Mahmut’un izniyle İstanbul’da Katolik Ermeni Patrikhanesinin kurulmasına izin vermiştir. Böylece Katolik Ermeniler de Museviler, Ortodokslar ve Gregoryen Ermeniler dışında dördüncü bir millet olarak kabul edilmişlerdir.

Osmanlı Devleti’nde Müslümanlar diğer milletler gibi Ermenilerle de iyi geçinmişlerdir. Onlarla komşuluk yapmış, ticari ilişkiler kurmuşlardır. Ermeniler de onların bu olumlu yaklaşımına aynı şekilde karşılık vermişler ve Osmanlı Devleti’ne bağlılıkları nedeniyle Millet-i Sadıka olarak adlandırılmışlardır. Ermeniler pek çok konuda Türklerden etkilenmiş, Türkçeyi öğrenmiş hatta ibadetlerini bile Türkçe yapar hâle gelmişlerdir. 1835-1839 yılları arasında Türkiye’de bulunan Alman Mareşal Moltke de konuyla ilgili olarak “Bu Ermenilere aslında Hristiyan Türkler demek mümkün. Türklerin âdetlerinden, hatta lisanından o kadar çok şey almışlar.” demekten kendini alamamıştır.

Osmanlı Devleti 1839 yılında Tanzimat Fermanı’nı yayımlayarak diğer azınlıklar gibi Ermenilere de yeni haklar tanıdı. Rusya karşısında Avrupa devletlerinin desteğini almak ve yabancıların iç işlerine karışmasını önlemek isteyen Osmanlı Devleti 1856’da ilan ettiği Islahat Fermanı’yla bu hakları daha da genişletti. Bundan sonra Müslümanlar gibi Ermeniler de Osmanlı Devleti’nin yönetim kadrolarında istihdam edildiler. Danışmanlık, tercümanlık, saray hekimliği, mimarbaşılık, baruthane ve darphane müdürlükleri ve hariciye nazırlığı gibi devletin en kritik görevlerine getirildiler. Osmanlı vatandaşı olan Ermeniler kendi içlerinden edebiyatçılar, müzisyenler, mimarlar, bankerler, sarraflar, bürokratlar ve önemli tıp adamları da çıkardılar.

Osmanlı Devleti’nde Musevilerin Durumu

Osmanlı toplumunu oluşturan milletlerden biri de Musevilerdi. Musevilerin sayısı diğer milletlerle kıyaslandığında oldukça az sayılırdı. Bunlar genellikle İstanbul, İzmir, Selânik gibi liman şehirlerinde otururlardı. Osmanlı Musevilerine 1492’de Katolik Hristiyanlar tarafından İspanya’dan sürülen Museviler ile bazı Doğu Avrupa ülkelerinde baskı altında bulunan Museviler de katılmıştı.

Museviler o günlerde bütün dünyada çok ağır zulümlere maruz kalıyorlardı. Buna karşılık Osmanlı yönetimine girdikten sonra her türlü dinî, kültürel ve ekonomik özgürlükten serbestçe faydalanma imkânına kavuşmuşlardı. Osmanlı topraklarında yaşayan Musevi milletini İstanbul’daki hahambaşı temsil ediyordu. Ortodoks ve Ermeni patrikleriyle eşit yetkilere sahip olan hahambaşı Musevi cemaati ile devlet arasındaki ilişkileri yürütüyordu.

Farklı dinlerden ve milletlerden insanların bir arada, barış içinde yaşaması Osmanlı Devleti’ne hangi faydaları sağlamış olabilir?

Osmanlı Devleti’nde Süryanilerin Durumu

Hristiyanlığın en eski temsilcilerinden olan Süryanilerin kökeni ve nereden geldiklerine ilişkin görüşler çeşitlidir. Bir görüşe göre Süryaniler, Mezopotamya’da imparatorluk kurmuş olan Asurluların soyundandır. Diğer bir görüş ise Süryanilerin Suriye’de yaşayan Aramilerden geldiğini iddia etmektedir. Süryaniler Irak ve İran’da genellikle “Asur” adıyla tanınırken Suriye ve Türkiye’de “Süryani” olarak adlandırılmıştır.

Süryaniler MS 37 yılında Hristiyanlığın Mezopotamya’ya doğru yayıldığı dönemlerde, bu yeni dini kabul etmişlerdir. Aynı tarihlerde Hz. İsa’nın havarilerinden Petrus, Antakya şehrine gelerek burada Kudüs Kilisesinden sonra Hristiyanlığın ikinci kilisesini kurmuş ve Hristiyan Süryanileri bir çatı altında toplamıştır. Böylece Süryani adı Hristiyanları ifade etmek için kullanılan bir isim olmuş; Antakya Kilisesi de Doğu Hristiyanlığının merkezi hâline gelmiştir. Süryanilere ilk Hristiyan topluluklarından oldukları için Süryani Kadim adı da verilmiştir. Doğu Roma İmparatorluğu’nun MS 4. yüzyılda Hristiyanlığı devletin siyasi sistemi ile birleştirmeye yönelik girişimleri Doğu Hristiyanları arasında büyük tartışmalara neden oldu. Bu tarihlerden itibaren Süryaniler kendilerini dinî olarak İstanbul’daki Roma Kilisesine bağlama çabalarına karşı çıktılar. 451 yılında İmparator Marcianus (Markiyanus) tarafından toplanan Kadıköy Konsili’nin kendilerini aforoz eden kararından sonra da Roma Kilisesi ile bağlarını kopardılar. Doğu Roma İmparatorluğu’nun dinî birliği sağlamak amacıyla izlediği baskıcı politikalar uzun süre devam edecek olan kanlı mezhep kavgalarına yol açtı. Bu dönemde aralarında Süryanilerin de bulunduğu Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır’da yaşayan Hristiyanlar korkunç kitle katliamlarına uğratıldılar.

Doğu Roma’nın baskıları sonucu Süryanilerin bir kısmı Güneydoğu Anadolu topraklarına göç ettiler. Genellikle tarım ve ticaretle uğraşan bu bölgedeki Süryaniler, Bizans’ın, Sasanilerle yaptığı savaşlarda yıpranmasından yararlanarak daha bağımsız davranma imkânı buldular. Bu dönemde Süryaniler kiliselerinde ve okullarında Grekçe yerine kendi dillerinde ibadet ve eğitim yaptılar. 543 yılında da Bizans’ın ortadan kaldırmak istediği Antakya’daki kiliselerini yeniden canlandırarak burada Süryani Yakubi Patrikliğini kurdular. Süryaniler 7. yüzyılda da bölgenin İslam hâkimiyetine girmesiyle birlikte Bizans’ın mezhep baskılarından tamamen kurtularak rahat bir nefes aldılar.

Müslümanların yönetiminde Süryaniler dinî hoşgörünün hâkim olduğu bir ortamda yaşadılar. Süryaniler Anadolu’yu fetheden Selçuklu Türklerinin hoşgörülü ve adaletli yönetimini gördükçe onların fetihlerini sevinçle karşıladılar. Türkiye Selçukluları Dönemi’nde rahat bir yaşam süren Süryaniler ilk patriklik merkezleri olan Antakya’dan sonra Halep, Malatya, Diyarbakır
ve Mardin’i kilise merkezi olarak kullandılar. 1293 yılında da Mardin’deki Deyrü’l-Zafaran Manastırı’nı resmî ve sürekli merkez olarak belirlediler. Süryaniler 16. yüzyıl başlarında Yavuz Sultan Selim’in Güney Anadolu, Suriye ve Kudüs’ü topraklarına
katmasıyla birlikte Osmanlı idaresi altına girdiler. Süryaniler inanç özgürlüğüne dayanan Osmanlı yönetim anlayışı sayesinde ayin ve ibadetlerini özgürce yerine getirdiler.

19. yüzyılın sonlarına doğru Batılı devletler başta petrol olmak üzere zengin ham madde kaynaklarının bulunduğu Osmanlı topraklarıyla daha yakından ilgilenmeye başladılar. Bu devletler söz konusu zenginliklere sahip olabilmek için misyonerler göndererek Osmanlı yönetimindeki gayrimüslimleri kendi yanlarına çekmek istediler. Misyonerlerin azınlıkları Osmanlı Devleti’nden koparmaya yönelik faaliyetleri bazı Süryani grupları da etkiledi. Bu gruplar öteden beri Müslümanlarla iyi geçinen Süryani Kadim topluluğundan ayrılarak Türklere karşı Batılı devletlerle birlikte hareket ettiler. Bununla birlikte Yakubiler olarak da bilinen ve çoğunluğu oluşturan Süryani Kadimler bu faaliyetlere karışmayarak Osmanlı idaresine bağlılıklarını sürdürdüler. Süryani Kadimlerin Millî Mücadele yıllarında işgalcilerin tahriklerine kapılmadıklarını gösteren en önemli olaylardan biri İngilizlerin Mardin’i işgal girişimleri sırasında gerçekleşmiştir. Mardin’in İngilizlere teslimi için gelen Binbaşı Noel’e, Süryani Kadim Patriği III. İlyas Şakir Efendi; kendisinin Türk olduğunu, Türk idaresinden başka bir idare istemediklerini, aksi hâlde tek vücut olarak mücadeleye hazır olduklarını söylemiştir. İlyas Şakir Efendi, Urfa’da yaşayan Süryani toplumu başkanlığına da şu bildirgeyi göndermiştir: “Osmanlı uyruğundan olduğumuzu unutmayınız. Ne yazık ki Urfa’daki Süryanilerin bir kısmının Fransızlar ve Ermenilerle birleşerek Türklere karşı çarpışmalara katıldıklarını üzüntü ile öğrenmiş bulunmaktayız. Bu iş patrik efendinin ve bütün Süryanilerin isteğine aykırı olduğundan Türkler aleyhindeki çarpışmalara katılmaktan geri durmanızı bildiririz. Ayrıca bu uğurda pek çok fedakârlıkta bulunmanızı sizlere öneririz.”

Binbaşı Noel ise yazmış olduğu raporunda, Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Hristiyanlardan savaş sırasında en az zarar görenlerin Süryani Kadimler olduğunu belirtmiştir. Noel, Süryani Kadimlerin Osmanlı Devleti ile iyi ilişkiler kurduklarını ve Süryani Kadimlerin Ermeni tehciri dışında tutulduklarını da raporuna eklemiştir. Ayrıca Diyarbakır’da yaşayan Süryani Kadimlerin Osmanlı yönetiminin devamından yana olduklarını belirtmiştir. Hatta Mardin ve Diyarbakır’da Süryanilere ait kiliselerde Osmanlı yönetimi ve padişah için dualar edildiğini de raporunda vurgulamıştır.

Aynı günlerde İstanbul’da bulunan Fransız işgal kuvvetleri komutanlarından General Franchet d’Esperey (Franşe Desperey) azınlıkların ruhani reislerini davet ederek isteklerini sorduğunda Süryani patriği ayağa kalkarak beş yüz yıldan fazla Türklerle beraber kardeşçe yaşadıklarını vurgulamıştır. Patrik ayrıca Türklerin kaderinin kendi kaderleriyle ortak olduğunu belirterek toplantıyı terk etmiştir. Bütün bu tarihî gerçeklere rağmen Batı ülkelerinde yaşayan Süryaniler “Paris Barış Konferansı Öncesinde Asuri İstekleri” başlıklı bir bildiri yayımlayarak Birinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden Süryanilerin sorumluluğunu Osmanlı Devleti’ne yüklemişlerdir. Ayrıca galip devletlerden Anadolu’da bir Süryani devleti kurulmasına destek olmalarını istemişlerdir. Süryaniler aynı isteklerini Sevr Antlaşması öncesinde de tekrar etmişler ancak bir sonuç alamamışlardır.

Süryani din adamlarının yukarıda anlatılan tavırları ile ilgili olarak hangi değerlendirmelerde bulunabilirsiniz?

Lozan Barış Antlaşması’nda Süryaniler eşit Türk vatandaşları olarak kabul edilmiş ve Müslümanlarla aynı hukuka tabi tutulacakları hükme bağlanmıştır. Bu antlaşmanın 39. maddesinde “Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk vatandaşları, Müslümanların yararlandıkları aynı yurttaşlık (medeni hukuk) ve siyasal haklardan yararlanacaklardır. Türkiye’de oturan herkes din ayırımı gözetilmeksizin kanun önünde eşit olacaktır.” denilmektedir.

Süryaniler, Selçuklu ve Osmanlı Dönemlerinde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti Dönemi’nde de her türlü baskıdan uzak, rahat bir yaşam sürmüşlerdir. Bununla beraber Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’daki terör, bölgede güvenliği azaltmış ve ekonomik hayatı olumsuz etkilemiştir. Bu durum bölge halkıyla birlikte Süryani vatandaşlarımızın da yurt içi ve yurt dışına göç etmelerine neden olmuştur. Yurt dışına giderek çeşitli ülkelere yerleşmiş olan Süryanilerden bazıları ülkemize yönelik soykırım iddiaları ileri sürmüşlerdir. Ancak tarihî gerçekler ve bizzat Süryani liderlerinin ifadeleri bu iddiaların asılsız olduğunu göstermiştir. Günümüzde genellikle şehirlerde yaşayan ve ticaretle uğraşan Süryani vatandaşlarımız dinî ve kültürel haklarından özgürce yararlanmaya ve Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşları olarak huzur içinde yaşamaya devam etmektedir.

Bir Cevap Yaz.