Osmanlı Örgün Eğitim Kurumları Nelerdir?

13. ve 17. yüzyıl arası Osmanlı Örgün Eğitim Kurumları Nelerdir?

SIBYAN MEKTEPLERİNDE EĞİTİM

Sıbyan mektebi öğretmeni Amasyalı Hüseyin oğlu Ali, 1453’te eğitimle ilgili yazdığı kitabında şöyle demektedir:
“Çocuk yavaş yavaş ve yumuşak davranışlarla mektebe alıştırıldıktan sonra az az eğitim ve öğretime geçilmelidir. İlk yapılacak şey çocuğun yaratılışını tanımaktır. Eğer uyanık, zeki ve anlayışlı ise dersi yavaş yavaş artırmalıdır. Geç ve zor anlar yaratılışta ise yapabildiği kadar ders verilmelidir… Verilen bir ders öğrenilmeden ötekine geçilmemeli, bir harf ya da kelimeyi bilemediği için çocuk cezalandırılmamalı, anlatımı kolaylaştırarak öğretmeye çalışmalıdır. Bazı zihinler birçok tekrardan sonra anlayabilir. Hiçbir çocuktan ümit kesilmemeli. Çok zor anlayan çocuk, alıştırma yapa yapa zeki olanları bile geçebilir. Öğretmen usanmadan çaba göstermeli, zihinleri geç gelişen öğrenciler üzerinde daha çok durmalıdır.”
Prof. Dr. Yahya AKYÜZ, “Türklerde Eğitim”, Türk Tarihi ve Kültürü, s. 359

Ayasofya Sıbyan Mektebi, İstanbul

• Yukarıdaki metne göre sıbyan mekteplerindeki eğitim anlayışı hakkında neler söylenebilir?
• Metindeki eğitim anlayışını günümüz eğitim anlayışıyla karşılaştırınız.

a. Sıbyan Mektepleri

Osmanlı Devleti’nde eğitim ve öğretimin yapıldığı ilk okul, sıbyan mektebi (mahalle mektebi) idi. Külliyelerin içerisinde, camilerin bitişiğinde veya müstakil bir yapı hâlinde kurulan sıbyan mektepleri her köy, mahalle ve semtte açılmıştır. Ayrıca bu mektepler kız, erkek veya karma olmak üzere farklı binalar şeklindedir. Okulları, devlet adamları ya da varlıklı kişiler vakıf yoluyla kurar ve giderleri vakıf gelirleriyle karşılanırdı. Köylerde, mahallelerde halk iş birliğiyle de mektep yapar, o zaman öğretmen ücretlerini veliler öderdi.

Okula kayıt-kabul gibi herhangi bir işlem söz konusu değildi. Müslüman olan her ailenin çocuğu bu mekteplere gidebilirdi. Burada ders verenlerin özel eğitimleri yoktu. Okuma yazma bilen ve bu iş için uygun olduğu kabul edilen imam, müezzin, kayyum vb. kişiler bu mekteplerde ders verirlerdi. Kız çocukları da bilgili, tecrübeli ve hafız olan kadınlar tarafından eğitilirdi.

Okulların genel amacı çocuğa okuma yazma ile İslam dininin kaidelerini ve Kur’an-ı Kerim okumayı öğretmekti. Bundan dolayı mekteplerde elifba, Kur’an talimi, bazı surelerin ezberletilmesi, temel ilmihâl bilgileri, tecvit, yazı yazma ve dört temel işlem öğrencilere öğretilmeye çalışılırdı. Mezuniyet yaşının belirtilmemiş olmasına rağmen mezun olabilmek için en az bir defa Kur’an’ı hatmetme mecburiyeti vardı.

Osmanlı Devleti’nde ilköğretim, II. Mahmut Dönemi’nde İstanbul’da zorunlu hâle getirildi. Sıbyan mektepleri Tanzimat Dönemi’ne kadar görevlerini devam ettirdi.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinden sonra burada yaşayan Rum ve Galata Latinlerine kendi dinî inanış ve ibadetlerini sürdürmeleri için kolaylık sağlanmıştı. Daha sonra ülkenin değişik yerlerinde yaşayan Ermeni ve çoğu Avrupa’dan getirilen Yahudiler de bu imkândan faydalanarak İstanbul’da okullar açmışlardı. Bu okullar tamamen bağlı oldukları kiliseler, havralar tarafından denetlenirdi. Devletin herhangi bir denetimi yoktu. Öğreticileri büyük oranda papaz ve hahamlar idi. Ayrıca Ermeni, Rum ve Yahudi cemaatleri, kurdukları matbaalarda bastıkları kitaplardan da eğitimde faydalanmışlardır.

b. Medreseler

Osmanlı Devleti’nde orta ve yükseköğretim kurumlarının temeli teşkilatına dayanmaktaydı. Osmanlı fetih politikasına göre fethedilen ilk önce cami ve yanında medrese açılması bir gelenek hâlini Medreseler ile topluma ve devlete gerekli din, ilim ve eğitim hizmetleri yanında devlet idaresinde ihtiyaç duyulan idari (ilmiye, kalemiye) ve adli personelin yetiştirilmesi de sağlanmıştı. Böylece Osmanlılar devlet işlerinde bilgili ve aynı zamanda yapılan işlerin kanunlara uygun olması hususlarına riayet eden yetişkin insan gücüne sahip olmuşlardır. Bu da merkezî idareyi sağlam ve güçlü kılmıştır.
Osmanlılarda ilk medrese, 1330’da Orhan Bey tarafından İznik’te yaptırılmıştır. Devlet genişledikçe Bursa, Edirne gibi birçok şehirde medreseler yapılmıştır. İlk dönemlerde Mısır, Suriye, İran, Türkistan ve Anadolu beyliklerinden gelen âlimler de Osmanlı medreselerinde ders vermişlerdir.

Osmanlı’da medrese eğitimini gösteren bir minyatür

İlk kuruluşundan Fatih Dönemi’ne kadar Osmanlı medreselerinde eğitim, Nizamiye Medreselerinin geleneğini devam ettirmiştir. Dinî ilimlerin okutulması ve özellikle fıkıh tahsilinin yaygınlaştırılması eğitimin esas hedefini oluş¬turmuştur. Yıldırım Bayezid ve II. Murat Dönemi’nde bazı medreselere hazırlık bölümlerinin eklenmesiyle gelişme kaydedilmiştir.
Fatih Dönemi’nde okutulacak derslerden müderrislere ödenecek maaşlara kadar değişik düzenlemeleri içeren plan hazırlanmış ve medrese eğitimi bir sistem üzerine oturtulmuştur. 1463-1470 yılları arasında Fatih Külliyesi (Sahn-ı Seman) yaptırılmıştır. Ayrıca Fatih, camiye çevrilen Ayasofya’nın içinde ve bugünkü Eyüp Camii’nin yanında medreseler açtırmıştır. Sahn-ı Seman Medreseleri, Kanuni’ye kadar tefsir, hadis, kelam, fıkıh, Arap dili ve edebiyatını okutan birer ilahiyat fakültesi veya İslam akademisi seviyesindeydi.

SAHN-I SEMAN MEDRESELERİ…

… Fatih’in vakıf eseri olarak yaptırdığı Semaniye medreseleridir ki hocalarının derecesi yüksektir… Büyük bahçesinde Müslüman çocukları için Kur’an kursu medresesi de vardır… Bu medreselerde uzaktan gelen hastalar ve fakirler için hastane bulunur. Medreselerin kuzeyi ve güneyinde 360 kadar oda vardır. Her odada 4 veya 5 öğrenci oturur. Odaların her birinin vakıftan ödeneği vardır. Medrese hocaları için yemekhanesi ve yetmiş kubbeli bir mutfağı vardır ki fakirlere günde iki defa bol yemek verilir…
Evliya Çelebi, Seyahatnâme, s. 84

Yukarıdaki metne göre vakıfların eğitim sistemi içindeki konumunu değerlendiriniz.

Kanuni Sultan Süleyman, Mimar Sinan’a İstanbul’da Süleymaniye Camii ve medresesini yaptırmıştır. Osmanlı eğitim ve öğretimini en yüksek noktaya ulaştıran Süleymaniye Medresesi, fen ve tıp ilimlerinin verildiği bir eğitim kurumu hâline getirilmiştir. Hariç ve dâhil medreselerini bitiren talebe, dilerse Sahn-ı Seman ve Süleymaniye medreselerine devam eder ve medrese öğrenimini tamamladıktan sonra icazet alırdı.

Zamanla Fatih’in yaptırdığı medreselerden ilham alınarak yapılan klasik Osmanlı medrese düzeni her tarafa yayıldı. Kurulan medreseleri, orada öğretim yapan müderrisin ilmî değeri belirlediğinden zamanla farklı düzeylere ulaşmıştır.
Orta düzeydeki medrese öğrencilerine “softa”, yükseköğretim düzeyindeki öğrencilere de “danişmend” denirdi. Sahn’ı bitirenlere “icazetname” denen diploma verilirdi. Her medresede esas olarak bir müderris bulunur, yardımcısına da “muid” denirdi. Müderrisler, Sahn düzeyindeki bir medreseyi bitirenlerden “mülazemet” denen ve esası sıra beklemeye dayanan bir sistemle atanırdı. Medreselerden mezun olanlar müderris, müftü, kadı, defterdar, hekim, imam, nişancı vb. olurlardı.

OSMANLI MEDRESELERİ

Klasik Dönem’de Osmanlı medreseleri genel ve ihtisas medreseleri olarak ikiye ayrılmaktaydı.
Genel medreseler, devrindeki ilimlerin birlikte okutulduğu, dereceleri müderrislerinin aldığı yevmiyeye göre belirlendiği medreselerdir. Bunlar haşiye-i tecrid (yirmili) (20 akçe), miftah (otuzlu) (30 akçe), kırklı (40 akçe), ellili (hariç ve dâhil) (50 akçe), Sahn-ı Seman (50 akçe ve üstü), altmışlı (60 akçe ve üstü) medreseler şeklindeydi.

İhtisas medreseleri ihtisas gerektiren bir alanda eğitim veren medre¬selerdi. Bunlar Darul Kurra (Kur’an okunuşu), Darul Hadis (hadis ilmi), Darut Tıp medreseleri şeklindeydi.
Doç. Dr. Cahit BALTACI, “Eğitim Sistemi”, Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti, s. 248-251 (Düzenlenmiştir.).

AVRUPA’DAKİ GELİŞMELER

Rönesans ve Reform ile beraber Avrupa’da, ilahiyat fakülteleri eski saygınlıklarını yitirmiş, müspet bilimler önem kazanmıştı. Üniversite dışında da birçok âlim, buluşlar yapmış, eserler vermişti.
Buna rağmen Avrupa’da, 1600’lerin ilk yarısında bile hâlâ, dinî dogmalara ters düşen bilimsel görüşler kilise tarafından hoş karşılanmasa da akademi denen bilim kurumları açılmıştı.

Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlılarda da eğitim-öğretim hizmetleri vakıf yoluyla sağlanmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk yıllarında Anadolu ve Rumeli’de vakıflarca yönetilen toplam 216 medrese bulunmaktaydı. Medreselerin her kademesinde eğitim, ücretsiz yapılmakta olup büyük medreselerde öğrencinin yeme, içme, yatma, giyim-kuşam, öğrenim ile ilgili masrafları medreselerin vakıfları tarafından karşılanır, ayrıca kendilerine medrese gelirlerinden karşılıksız burs verilirdi. Buradan da anlaşılacağı gibi medreselerin büyük çoğunluğunda yatılı öğretim yapılmaktaydı.

Medreselerde önceleri matematik, felsefe (hikmet), astronomi gibi müspet bilimler de okutuluyordu. Zamanla medreselerden müspet bilimler çıkarıldı, yalnızca dinî ve hukuki bilimler kaldı.

KOÇİ BEY’E GÖRE…

Bugün ilim yolu dahi fevkalade bozulmuştur. Aralarında yürürlükte olan eski kanun işlemez olmuştur… (Eskiden) ilim yolu, gayet temiz ve derli toplu idi. O yüzden içlerinde cahil ve yabancı olmayıp her biri yolu ile geldiğinden kadı ve müderrislerden hepsi, bilgisi ve dini mükemmel, ırz ve vakar sahibi adamlar olup müderris olduğu takdirde mübarek ilme, mansıp sahibi olduğu takdirde din ve devlete doğrulukla hizmet edip halka gayet faydalı olurdu…

Giderek her işe hatır karışmakla ve her işe göz yummakla hak sahibi olmayanlara hadden aşırı mevkiiler verilip eski kanun bozuldu… İşlerinde tamah sahibi ve haris olanlar, bulunduğu mevkii ve fırsatı nimet bilip memuriyetlerin çoğunu rüşvet ile ehliyetsizlere verir oldular. Mülazımlıklar dahi yolu ile verilmeyip satılmaya başlayalı voyvoda ve subaşı kâtipleri ve avam tabakasından birçokları beş-on bin akçe ile mülazım oldu, sonra az zamanda müderris ve kadı olup ilim sahası cahillerle doldu. İyi ve kötü belirsiz oldu. Yüce bilginlerin halk gözünde itibarı kalmadı.
Zuhuri DANIŞMAN, Koçi Bey Risalesi, s. 20-22 (Düzenlenmiştir.).

İLMİYE SINIFINDA BOZULMA

II. Mustafa Dönemi’nde şeyhülislamlık yapan Feyzullah Efendi aile fertlerinden olanlara bol bol memuriyet ve rütbeler aldı. Henüz yirmi beş yaşında bulunan büyük oğlu Fethullah Efendi’yi Selanik Kadılığına, bir müddet sonra da kadıaskerliğe tayin ettirdi. Bununla da kalmayarak şeyhülislamlık payesi almak suretiyle kendisinden sonra, şeyhülislamlığı oğluna devretmek istedi. Ortanca oğlu Mustafa Efendi’ye iki senede medreseleri devrettirerek önce Selanik Kadılığı sonra Anadolu Kadıaskerliği payesiyle Mekke Kadılığı ve arkasından kadıaskerlik verdi. Ayrıca on sekiz yaşındaki üçüncü oğluna Anadolu payesiyle Bursa Kadılığını vermiş ve on yaşındaki en küçük oğlu İbrahim’i de Rumeli payesiyle Yenişehir Kadısı tayin ettirmişti.

Gerek kendisi ve gerek oğulları ve mensuplarına tahsis ettiği yüksek mevkilerle ulema silsilesini tıkayan Feyzullah Efendi; vezir, beylerbeyi ve diğer hizmetlere kendi adamlarını tayin ettirerek Osmanlı tarihinde ilmiye sınıfındaki bozulmayı hızlandırmıştır.
Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi, C 3, 2. Kısım, s. 484

MEDRESELERDE AKLİ BİLİMLER

Fatih, Sahn-ı Seman medreselerini inşa ettirdikten sonra felsefe ağırlıklı derslerin okutulmasını emretmiş, XVII. yüzyılda “Bu dersler felsefiyattır.” denilerek programdan çıkarılmıştı… III. Murat Devri’nde 1575’te İstanbul’da ilk rasathane kurulmuş, fakat Kadızade Ahmet Şemseddin Efendi’nin gökyüzünü incelemenin uğursuzluk getirdiği ve nerede teşebbüs edilmiş ise devletin perişan olduğu konusunda padişahı ikna etmesi üzerine 1580’de rasathane yıktırılmıştı.
Prof. Dr. Cahit BALTACI, “Osmanlı Eğitim Sistemi”, Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti, s. 255 (Düzenlenmiştir.).

Yukarıdaki metinlere göre ilmiye sınıfının bozulmasının sebeplerinin neler olduğunu sınıfta tartışınız.

XVII. yüzyıldan itibaren medreselerin bozulmasında; okutulmakta olan felsefe, mantık gibi akli bilimlerin boş ve gereksiz olduğunun düşünülmesi, müderris atama sisteminin bozularak kanunlara aykırı devlet adamlarının müdahalesiyle bazı ulema çocuklarına küçük yaşlarda müderrislik verilmesi (beşik uleması), öğrencilerin yeterli öğretim yapmadan müderris olmaları sayılabilir.

Cer yoluyla Anadolu köylerini dolaşıp vaaz veren medrese öğrencileri bunun karşılığında yiyecek ve para alarak ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Bunlar yeterli olmayınca öğrencilerden “Celali” denen isyancılara katılanlar olmuştur. Medrese öğrencilerinin işsiz kalma korkusu, öğrenci disiplinin bozulmasına da sebep olmuştur.

Padişahlar zaman zaman kanunnameler çıkararak medreseleri ıslah etmeye çalışmışlardır. Bu kanunnamelerle müderrislerin öğrencileri ciddi çalıştırmaları, makamların ehline verilmesi, atama sistemine uyulması gerektiği üzerinde durulmuştur. Koçi Bey ve Kâtip Çelebi gibi düşünürler medrese ve ilmiye sınıfının ıslahına yönelik raporlar sunmuşlardır. Bulundukları çağın gerisinde kalıp kendilerini yenileyemeyen medreseler yapılmak istenen ıslahatlara da karşı çıktılar. Medreselerin ıslahının mümkün olmaması nedeniyle padişah II. Mahmut, Avrupa usulü eğitim sisteminin kurulmasına teşebbüs etti. Çıkardığı bir fermanla İstanbul’da ilköğretimin mecburi ve parasız olacağını ilan etti. II. Meşrutiyetle beklenen ıslahatlar yapılmış, Farsça, Osmanlıca, tarih, coğrafya, kimya vb. dersler okutulmaya başlanmıştır. Daha sonra 1914’te “medreseleri ıslah } A nizamnamesi” çıkarılaraköğrencilerin durumu düzeltilmeye çalışılmıştır.

c. Saray Eğitimi

Enderun

Ben bir Osmanlı veziriyim. Filibeli beş çocuklu Hristiyan bir ailenin üçüncü oğluyum. 15 yaşımdayken devlet tarafından ailemin de rızası alınarak devşirildim. Anadolu’da bir Türk ailenin yanına yerleşerek Türk İslam kültürüne uygun olarak yetiştirildim. İki-üç yıl sonra bu aileden alınarak acemi oğlanlar ocağına getirildim. Gösterdiğim başarılar sonucu Topkapı Sarayı’nda bulunan enderuna seçildim.

Enderun, sadrazam, vezir, ordu komutanı, vali gibi yöneticilerin yetiştirildiği yerdir. Burada eğitim yedi kademeden oluşmaktaydı. Bir üst kademeye geçmek için başarılı olmak şarttı. Başarısız olanlar, disiplin cezası alanlar “çıkma” adıyla taşradaki çeşitli görevlere gönderilirdi. Ben enderundaki eğitimi başarı ile tamamladım. Çeşitli görevlerden sonra vezirlik makamına kadar yükseldim.

Şehzade Eğitimi

Ben XVIII. yüzyılda yaşayan bir Osmanlı şehzadesiyim. Altı yaşında şeyhülislam tarafından törenle derse başlatıldım. İlk olarak Kur’an okumayı öğrendim ve sonra saray içinde şehzadelerin ilköğretimine mahsus Şehzadegân Mektebine devam ettim. Gençlik dönemimde eğitimime sarayda devam ettim. Büyüklerimin anlattığına göre şehzadeler XVI. yüzyıla kadar devlet tecrübesi kazanmak için lala gözetiminde sancaklara yönetici olarak atanırlarmış. Eğitimlerine özel hocalarla devam ederlermiş. Ben ise bu usul terk edildiği için sarayda “kafes ya da şimşirlik” denen dairelerde inziva hayatı yaşamaktayım.

Harem

Ben bir padişah kızıyım. Sarayda harem denilen yerde ailem ve hizmetlilerle birlikte yaşamaktayım. Annem, dadım ve kalfalarımız burada bizim eğitimimizle ilgilenmektedirler. Eğitimimiz, zamanı geldiğinde babamızın da katıldığı bir merasimle başlamaktadır. Haremde sadece ben ve kız kardeşlerim eğitim almaz. Aynı zamanda hizmetkârlarımız ve cariyeler de kalfaların denetiminde eğitilir. Okuma-yazma ve dinî eğitim yanında yeteneğe göre musiki, resim, edebiyat, nakış, dikiş, örgü gibi dersler de görülmektedir. Eğitim süresi yedi-sekiz yıldır. Her kademede başarılı olanlar bir üst eğitime geçmektedir. Burada eğitimi tamamlayan cariyeler yüksek derecedeki askerî ve idari görevlilerle evlen¬dirilir. Böylelikle saraya sadık bir yönetici sınıf meydana getirilir.

Yukarıdaki metinlere göre aşağıdaki soruları cevaplandırınız.
* Enderun ve harem eğitiminin Osmanlı Devleti’nde merkezî otoriteye etkileri neler olmuştur?
* Şehzadelerin sancağa çıkma usulünün terkedilmesi Osmanlı devlet yönetimini nasıl etkilemiştir?

TÜRKLERİN EĞİTİME VERDİĞİ ÖNEM

“Türkler olağanüstü bir insan bulduklarında değerli bir nesne edinmişçesine coşku duyarlar ve özellikle de savaşa yatkın biriyse onu yetiştirmek için hiçbir emek ve çabadan kaçınmazlar. Bizim (Batı Avrupalıların) yaptığımız ise çok farklıdır. Biz iyi bir köpek, şahin ya da at bulduğumuz zaman çok sevinir ve onu türünün en mükemmeli durumuna getirmek için elimizden geleni yaparız. Ama bir insanda olağanüstü nitelikler varsa, onu geliştirmek için kendimizi zahmete sokmaz, onu eğitmenin bize düşen bir iş olduğunu düşünmeyiz. Oysa Türkler, iyi yetiştirilmiş insandan büyük zevk alırlar.”
Prof. Dr. Yahya AKYÜZ, Türk Eğitim Tarihi, s. 95.

XVI. yüzyılda Osmanlıları yakından tanıyan Albert Howe Lybyer’in yukarıdaki anlatımları doğrultusunda Osmanlıların eğitime verdiği önem hakkında neler söyleyebilirsiniz ?

ç. Asker Eğitimi

Osmanlı kara ordusunun en önemli bölümünü Kapı Kulu Ocakları ile Tımarlı Sipahiler oluşturmaktaydı. Kapı Kulu Ocaklarına devşirme usulü ile alınan genç erkekler Acemi Oğlanlar Ocağı denilen kışlada askerî ve bedenî bakımdan eğitilirlerdi. Eğitim gören bu gençlerden yetenekli olanlar tespit edilip Enderun Mektebine alınır, geri kalanlar eğitim sonrası Yeniçeri Ocağına gönderilirlerdi. İlk kez I. Murat zamanında Gelibolu’da bir Acemi Oğlanlar Ocağı açılmış, sayıları zamanla artırılmıştı. Acemi Oğlanlar Ocağı askerî ve bedenî birer eğitim ocağı olmakla beraber, kısmen birer sanat okulu niteliği de taşımaktaydı.

Tımarlı Sipahiler, gelirlerine göre belli sayıda “cebelü” denilen atlı askerleri toplar ve bunlara gerekli askerî eğitimi verirdi. Deniz kuvvetlerinin askerlerine “levent” denilirdi. Leventler Batı Anadolu’daki Türk gençlerinden seçilir, tersane ve gemilerde eğitilirlerdi.

Bir Cevap Yaz.