Osmanlı Milliyetçilik Hareketleri Nedenleri ve Sonuçları

2. MİLLİYETÇİLİK HAREKETLERİ

a. Sırp İsyanı

Fatih Dönemi’nde Osmanlı hâkimiyetine giren Sırplar 19. yüzyılın başlarında bağımsızlıklarını kazanmak için isyan ettiler. Bu isyanın çıkmasında Sırplar üzerinde Fransızların milliyetçilik yönünden, Rusların ise dinî yönden yaptıkları propagandalar etkili oldu. Osmanlı Devleti’nin Rusya ve Avusturya ile yaptığı savaşlar sırasında Sırbistan topraklarının savaş alanı hâline gelmiş olması da Sırplar arasındaki ayrılıkçı fikirleri güçlendirdi. Bütün bunlara bir de Sırbistan’daki yeniçerilerin ve bazı devlet görevlilerinin keyfî davranışları eklenince Sırpların Osmanlı Devleti ile bağları iyice zayıfladı. Bunun üzerine bağımsızlıklarını kazanmak isteyen Sırplar 1804 yılında Kara Yorgi önderliğinde ayaklandılar.

Sırp İsyanı Rusya ve Avusturya’nın yardımlarıyla kısa sürede büyüdü. Bu sırada Rusya’ya karşı yeni bir savaşa giren Osmanlı Devleti isyanı bastırmakta zorlandı. 1812 yılında da Rusya ile imzaladığı Bükreş Antlaşması’yla Sırplara iç işlerini ve vergilerini düzenleme hakkı verdi. Ancak Sırplar verilen hakları yetersiz bularak ayaklanmayı devam ettirdiler. Bunun üzerine Sırbistan’a giren Osmanlı ordusu Sırpları yenerek Belgrad’ı geri aldı. Osmanlı Devleti isyanı bastırmasına rağmen Rusya’nın duruma müdahale etmesinden çekindiği için Sırplara yeni ayrıcalıklar verdi. 1829 yılında Rusya ile yaptığı Edirne Antlaşması’nda da yine bu devletin isteğiyle Sırbistan’a özerklik tanımak zorunda kaldı. Buna göre Osmanlı kuvvetleri Sırbistan’ı terk edecek ve Sırplar sadece yıllık vergi ödemekle yükümlü olacaklardı. Sırbistan’ın tam bağımsız hâle gelmesi ise 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra imzalanan Berlin Antlaşması ile gerçekleşti.

Milliyetçilik hareketleri kapsamında Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsızlığını kazanmak için isyan eden ilk topluluk Sırplar oldu. İdari anlamda ilk özerklik hakkı da Osmanlı Devleti tarafından onlara tanındı.

b. Yunan İsyanı (Megali İdea)

Osmanlı toplumu içinde ayrıcalıklı bir yere sahip olan ve genellikle deniz ticareti ile uğraşan Rumlar rahat bir hayat sürüyorlardı. Rumlar diğer gayrimüslim topluluklar gibi din ve inanç özgürlüğünden yararlanıyor ve dillerini serbestçe konuşabiliyorlardı. Ayrıca diğer gayrimüslim topluluklardan farklı olarak Osmanlı Devleti tarafından Eflâk ve Boğdan voyvodalıklarına atanıyor ve tercümanlık görevine getirilebiliyorlardı.

Rumlar sahip oldukları bu ayrıcalıklı konumlarına rağmen 18. yüzyılın sonlarına doğru Yunanistan’ın bağımsızlığı için çalışmaya başladılar. Diğer yandan Megali İdea olarak adlandırdıkları Bizans İmparatorluğu’nu canlandırma ülküsü etrafında toplandılar. Aynı amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen Avusturya ve Rusya’dan da destek aldılar.

Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı milliyetçilik akımının Rumlar arasında yayılmasıyla birlikte Yunanistan’ın bağımsızlığı fikri daha da güçlendi. Rum aydınları tarafından propagandası yapılan bu fikir Avrupalılar tarafından da sempatiyle karşılanıyordu. Çünkü Avrupalılar ulaştıkları gelişmişlik düzeyini eski Yunan uygarlığına borçlu olduklarını düşünüyor ve bu uygarlığa büyük bir ilgi ve hayranlık duyuyorlardı. Bu nedenle Rumları, Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlık mücadelesi başlatmaları yönünde kışkırtıyor ve onları siyasi bakımdan destekliyorlardı.

Yunan İsyanı 1814’te Odessa’da kurulan Filik-i Eterya Cemiyeti (Dostluk Derneği) tarafından başlatıldı. Rus çarının yaveri olan Aleksandr İpsilanti, tarafından kurulan derneğin amacı, Osmanlı yönetimindeki Rumları ayaklandırmaktı. 1894 yılında Etnik-i Eterya (Millî Dernek) adını alacak olan Filik-i Eterya Cemiyeti önemli merkezlerde şubeler açarak bağımsızlık düşüncesini Rumlar arasında yaymaya çalıştı. 1820 yılında ise ilk isyan hareketini başlattı. İpsilanti Rusya’dan daha kolay yardım alabileceğini düşünerek Eflâk’ta harekete geçti. Ancak beklediği desteği bulamadı ve Osmanlı kuvvetleri karşısında tutunamayarak Avusturya’ya sığınmak zorunda kaldı.

Yunan İsyanı 1821 yılında Mora’da yeniden başladı. Öncülüğünü Ortodoks din adamlarının yaptığı ve İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesinin de desteklediği Mora İsyanı kısa sürede büyüdü. Aynı günlerde Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa’nın da isyan etmesi üzerine bölgede asayiş tamamen bozuldu. Bu kargaşa ortamından yararlanan Rumlar, Avrupa devletlerinden de aldıkları destekle Mora’nın önemli bir bölümünü ve bazı Ege adalarını ele geçirdiler. Osmanlı Devleti isyanı bastırmakta yetersiz kalınca Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’dan yardım istedi. O da Mora ve Girit valiliklerinin kendisine verilmesi şartıyla yardım edebileceğini bildirdi. İsteğinin kabul edilmesi üzerine de oğlu İbrahim Paşa komutasındaki donanmasını göndererek Mora İsyanı’nı bastırdı.

Navarin’de Osmanlı-Mısır ortak donanmasının yakılışını gösteren bir resim (Louis Garneray-Luis Garneray, 1827)

Mehmet Ali Paşa’nın Yunan İsyanı’nı bastırarak Doğu Akdeniz’deki gücünü arttırması İngiltere tarafından kaygıyla karşılandı.
İsyanın bastırılması kendisini Ortodoksların koruyucusu olarak gören Rusya’yı da öfkelendirdi. Bunun üzerine İngiltere ve Rusya yanlarına Fransa’yı da alarak Rumlara özerklik tanıması yönünde Osmanlı Devleti’ne siyasi baskı yapmaya başladılar. Baskıları sonuç vermeyince de 1827 yılında Mora kıyılarındaki Navarin Limanı’nda demirli bulunan Osmanlı- Mısır ortak donanmasını yaktılar. Osmanlı Devleti, Navarin Olayı üzerine bu üç devletten, verdikleri zararı ödemelerini ve Yunan sorununa karışmamalarını istedi. Ancak İngiltere ve Fransa Rumları desteklemeye devam ettikleri gibi İstanbul’daki elçilerini de geri çektiler. Rusya ise Osmanlı Devleti’nin bu isteğine 1828 yılında savaş ilanıyla karşılık verdi. Savaşın başlamasıyla birlikte Rus kuvvetleri Edirne’yi alarak İstanbul’a doğru ilerledi. Başka bir Rus ordusu da Kafkasya üzerinden Doğu Anadolu’ya girerek Kars ve Erzurum’u aldı. Osmanlı Devleti bu saldırıları durduramayınca Prusya aracılığıyla barış istedi. Bunun üzerine 1829 yılında iki taraf arasında Edirne Antlaşması yapıldı.

Edirne Antlaşması’na göre Prut Nehri sınır olarak kabul edilirken Rusya savaşta aldığı yerleri büyük ölçüde geri verecekti. Tuna Nehri ağzındaki adalar ile Kafkasya’da işgal ettiği bazı yerleri ise elinde tutmaya devam edecekti. Osmanlı Devleti bu antlaşmayla Eflâk, Boğdan ve Sırbistan’ın özerkliğini; Yunanistan’ın bağımsızlığını tanıdı. Ayrıca Rus ticaret gemilerine Boğazlardan serbest geçiş hakkı verirken Rusya’ya savaş tazminatı ödedi.

Yunanistan’ın kurulmasıyla birlikte ilk kez Osmanlı sınırları içinde yaşayan azınlıklardan biri bağımsızlığını kazanmış oldu. Bu durum Balkanlardaki diğer milletleri de bağımsızlıklarını kazanma konusunda cesaretlendirdi. Böylece Osmanlı Devleti Avrupa topraklarındaki egemenliğini kaybetme sürecine girdi.

Edirne Antlaşması’nın imzalanmasından kısa süre sonra, 1830 yılında Cezayir Fransızlar tarafından işgal edildi.

Yunanistan’ın Anadolu’ya Yönelik Yayılmacı Siyaseti

Megali İdea

“Yunanistan Krallığı bütün Yunanistan değildir. Yunanistan’ın sadece bir parçası, en küçük ve en yoksul bir parçasıdır. Grek sadece krallık içinde yaşayan değildir. Aynı zamanda Yanya’da ya da Selânik’te, Serez’de ya da Edirne’de, Konstantinopol’de (İstanbul) ya da Trabzon’da, Girit ya da Sisam Adası’nda; Grek tarihine ya da Grek ırkına bağlı başka yerlerde oturanlar da Grek’tirler. Hellenizmin iki büyük merkezi vardır: Atina ve Konstantinopol. Atina yalnız krallığın başkentidir. Konstantinopol büyük başkent, bütün Hellenizmin kendi düşü, umududur.” Süleyman Kocabaş, Tarihte ve Günümüzde Türk-Yunan Mücadelesi, s. 87-88 (Düzenlenmiştir.). Yukarıda okuduğunuz sözler Yunan Başbakanı İoannis Kolettis’in (Yannis Kolettis) 14 Ocak 1844’te Yunan Parlamentosunda yaptığı konuşmadan alınmıştır. Kolettis’in bu konuşmasıyla birlikte Megali İdea olarak adlandırılan Büyük Yunanistan’ı kurma hayali bir devlet politikası hâline gelmiştir. Megali İdea, Bizans’ın yeniden canlandırılmasının yanı sıra Batı Trakya ve Selânik’in Yunanistan’a katılması ile Ege adalarının, Girit’in ve Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını içermektedir. Bu politikanın bir diğer hedefi ise Anadolu’nun Karadeniz kıyılarında Pontus Rum Devleti’nin kurulmasıdır.

Yunanlılar Megali İdea’yı gerçekleştirmeye yönelik olarak tarih boyunca hangi girişimlerde bulunmuşlardır?

Pontus İddiaları ve Gerçekler

Pontus veya Pont-Euksinos (Pont Eksinos) eski Yunanlıların Karadeniz’e verdikleri bir isimdir. Karadeniz kıyılarını Yunanlılardan önce keşfeden Fenikelilerin bu denize “Kuzey Denizi” anlamına gelen “Achkenos” dedikleri ve Yunanlıların bunu Euksinos’a dönüştürdükleri düşünüldüğünde Pont Euksinos teriminin Yunanlılara ait olmadığı görülür. Genellikle Doğu Karadeniz sahilleri için kullanılmakla birlikte Pontus adının kapsadığı alan zamanla değişerek doğuda Kafkasya’dan başlayıp batıda Sinop’u da içine alacak şekilde genişlemiştir. Bu bölgeye yerleşen Kaşkalar, İskitler ve Kimmerler tarih araştırmacıları tarafından Türklerin ataları olarak kabul edilmektedir. Doğu Karadeniz’de ilk yerleşmeler Asurlular tarafından kurulmuş, onları Fenikelilerin ve İyonların kurdukları koloniler izlemiştir. İyon kolonileri MÖ 8. yüzyıldan itibaren Karadeniz’in kuzeyinden gelen Kimmerlerin saldırılarıyla tamamen yıkılmıştır. Bir süre Kimmer hâkimiyetinde kalan Doğu Karadeniz toprakları MÖ 6. yüzyılda önce Medlerin, daha sonra da Perslerin eline geçmiştir. Medler Dönemi’nde Karadeniz Bölgesi, Kapadokya Eyaleti’ne bağlı olarak yönetilmiştir. Persler de ülke topraklarını satraplık denilen valiliklere ayırırken bu bölgeyi Kapadokya Satraplığı içine almışlardır. MÖ 520’de ise Doğu Karadeniz’in öneminden dolayı burada Pont Satraplığı adıyla ayrı bir yönetim kurmuşlardır.

Pont Satraplığı, Pers İmparatorluğu’nun Büyük İskender tarafından yıkılmasının ardından bağımsız bir devlet hâline gelmiştir. MÖ 298 yılında Pers soylularından gelen I. Mithridates (Mitridat) tarafından kurulan bu devletin sınırları VI. Mithridates zamanında Ege Denizi’ne kadar ulaşmıştır. Pont Devleti’ne MÖ 63’te Romalılar son vermiştir. Görüldüğü gibi Pont Devleti’nin kurucusunun, yöneticilerinin ve halkının Yunanlılarla bir ilişkisi olmamıştır. Roma hâkimiyeti sırasında Karadeniz Bölgesi’nin kıyı kesimlerinde İtalyanlar tarafından ticaret kolonileri oluşturulmuştur. 13. yüzyıl başlarında da Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Trabzon merkezli Trabzon İmparatorluğu kurulmuştur. Bu devletin kurucusu, İstanbul’un Latinler tarafından işgali üzerine buradan kaçan Bizans imparatorluk ailesinden Kommenos hanedanına mensup Aleksios Kommenos’tur. Bu nedenle Trabzon merkezli bu devletin daha önce kurulan Pontus Devleti ile siyasi, sosyal ve kültürel bakımdan hiçbir ilgisi yoktur.

Selçuklular Dönemi’nde Sinop’u fetheden Türklerin Trabzon’u da kuşatma altına almalarıyla iki taraf arasında uzun sürecek bir mücadele dönemine girildi. Bu arada Trabzon’a 1080 yılından itibaren Kıpçak Türkleri ile daha sonraki yıllarda Moğol baskısından kaçan Türkmenler yerleşmişti. Böylece bölge daha Trabzon İmparatorluğu yıkılmadan çok önce geniş ölçüde Türkleşmişti. Bu ortamda Trabzon İmparatorluğu, Türklere ve Moğollara vergi vererek varlığını sürdürdü. 1461 yılında da Fatih Trabzon’u fethederek Bizans’ı diriltme umutlarını söndürdü. Bölgenin Osmanlı hâkimiyetine girmesinden sonra buraya yoğun bir Türk iskânı yapıldı. Osmanlı Devleti bölgedeki Türk nüfusunu arttırmak için Çepnileri, Hemşinlileri, Akkoyunlu Türkmenlerinin bir kısmını ve Karaman havalisinden getirttiği Türkmenleri Trabzon’a yerleştirdi.

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine kadar Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki Türklerle Rumlar arasında önemli bir çatışma yaşanmadı. Bölgedeki Rumlar diğer gayrimüslim tebaa gibi Osmanlı millet sisteminin sağladığı imkânlardan yararlanarak rahat bir yaşam sürdüler. Ancak 19. yüzyıl ortalarına doğru Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması ve Megali İdea’nın etkisiyle bölgede yaşayan Rumlar arasında ayrılıkçı fikirler oluşmaya başladı. Fener-Rum Patrikhanesi ve ona bağlı kiliselerin çalışmalarıyla Anadolu’daki Ortodoks Hristiyanlar, Yunan toplumunun bir parçası olduklarına inandırıldı. Bu faaliyetler sonucunda Karadeniz Bölgesi’nde gelişen Yunanlılık şuuru bölgede Megali İdea’nın yayılmasına zemin hazırladı. Ancak bölge nüfusu içinde Rumların oranının yüzde 10 civarında olması Pontus hayallerinin gerçekleşmesi önünde önemli bir engeldi. Bu nedenle Yunanistan 1870’ten sonra bölgeye önemli miktarda Grek nüfusu göndererek Samsun merkez olmak üzere bir Rum Devleti kurma hedefine yöneldi.

Yunanistan’a Pontus hayalini gerçekleştirme konusunda en fazla yardım eden devletlerin başında Amerika geliyordu. Hatta Merzifon Amerikan Koleji, Anadolu’daki Pontus hareketinin merkezi durumundaydı. Okul İstanbul’da kurulmasına rağmen 1865’te Karadeniz Bölgesi’ni İç Anadolu’ya bağlayan yol üzerindeki Merzifon’a taşınmıştı. Merzifon Amerikan Kolejinde Pontus tarihi ve askerî konularla ilgili konferanslar verilirken Rum asker kaçaklarına ve bölgeye taşınan Rum göçmenlere yardım edildi. Yine bu okulda 1904 yılında Rumlar tarafından gizli olarak Rum İrfanperver Cemiyeti adında bir dernek ve Orpheus adında bir müzik kulübü kuruldu. Daha sonra da bu cemiyetlerin birleşmesiyle Pontus Rum Cemiyeti adlı gizli bir örgüt oluşturuldu. Bu örgütün amacı, Batum’dan Sinop’a kadar uzanan Karadeniz sahillerinde başkenti Trabzon veya Samsun olan bir Karadeniz Rum Cumhuriyeti kurmaktı. Pontus Rum Cemiyeti, Pontus Devleti’ni kurmak için Yunanlıların Etnik-i Eterya Cemiyeti ile iş birliği içindeydi. Bu cemiyetleri 1908’de Samsun’da kurulan Müdafaa-i Meşrute ve Mukaddes Anadolu Rum Cemiyeti izledi.

Bu devirde Pontus hareketinin Osmanlı topraklarındaki organizasyonunu İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi yürütüyordu. Aynı yıllarda Yunanistan’da iktidara gelen Venizelos’un ortaya attığı Ege Denizi merkez olmak üzere bir “Büyük Yunan-Bizans İmparatorluğu” hedefi de Osmanlı vatandaşı Rumları harekete geçmeye teşvik ediyordu. Diğer yandan başta İngiltere olmak üzere büyük devletler Anadolu’daki Rumları Türk hâkimiyetinden kurtararak Şark Meselesi’nin çözümünü kolaylaştıracaklarını düşünüyorlardı. Bu nedenle Rumların Pontus hayallerini destekliyorlardı.

Pontus hedefine yönelik ilk silahlı Rum çetesi 1908 yılında Samsun yöresinde kuruldu. Bu ayrılıkçı hareket ilk eylemlerini Balkan Savaşları sırasında Müslüman köylere saldırarak gerçekleştirdi. Bu çeteler Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Rusya’dan aldıkları silah desteğiyle ilk olarak Samsun’un Bafra ilçesinde köyleri basarak katliamlarda bulundular. Rumlar bu mezalimlerini Samsun, Çarşamba, Terme, Amasya, Merzifon, Köprü, Lâdik, Gümüşhacıköy, Havza, Tokat, Erbaa ve Zara’da tekrar ettiler. Cephe gerisinde de Osmanlı ordusuna büyük zararlar verdiler.

Karadeniz Bölgesi’ndeki Rumların çete faaliyetleri nedeniyle Birinci Dünya Savaşı yıllarında 340 bin civarında Türk, Trabzon ve çevresinden ayrılmak zorunda kaldı. Bunların 200 binden fazlası göç sırasında hayatını kaybetti. Nüfus kaybı sonucunda ortaya çıkan bu boşluk Rusların desteğiyle Karadeniz’in kuzeyinden getirilen Rumlarla doldurulmaya çalışıldı. Böylece bölgede ileride çıkarılacak Pontus İsyanı’nın nüfus alt yapısı hazırlandı. Bu hareketleriyle Rusya, Yunanistan’ dan sonra Pontus faaliyetlerinin en önemli destekçilerinden biri hâline geldi.

Rusya’nın Pontus faaliyetlerini desteklemesinin nedenleri neler olabilir?

Rusya, Pontusçu örgütlenmenin kurulup güçlenmesinde ve silahlı çetelerin kurulmasında önemli rol oynadı. Ayrıca Rum çetecilerin eğitilmesine ve bunların sahte pasaportlar ile Osmanlı topraklarına sokulmasına da yardım etti. Rusların Birinci Dünya Savaşı yıllarında Doğu Karadeniz Bölgesi’ne girmeleri bu bölgedeki Pontusçu faaliyetlerin yükselişini kolaylaştırdı. 1916’da da Trabzon’un Rus işgaline uğraması üzerine şehrin yönetimini devralan Trabzon Rum Metropoliti Hrisantos, Ruslardan elde ettiği silahlarla bölgedeki Rum çetelerini donattı. Böylece Ruslarla iş birliği içindeki Pontus çetelerinin bölgedeki terör faaliyetleri arttı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu’daki Rumların silahlı faaliyetleri sürerken yurt dışındaki Rumlar da siyasi alanda faaliyet gösterdiler. 4 Şubat 1918’de toplanan Rumlar sözde Pontus Devleti’nin sınırlarını belirlediler. Temmuz 1918’de de Batum’da, Pontus’un bağımsızlığının dile getirildiği başka bir kongre toplayarak Pontus Ulusal Merkezini kurdular. Böylece Rumlar İngiltere, Fransa, Amerika ve Rusya’nın desteğiyle daha Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmadan önce Türkiye dışındaki Pontus organizasyonunu büyük ölçüde tamamladılar.

Birinci Dünya Savaşı sırasında yoğunlaşan Rum isyanları savaştan sonra Samsun ve Merzifon’un İngilizler tarafından işgal edilmesiyle daha da şiddetlendi. İngiltere ve müttefikleri daha önce kendi aralarında yaptıkları gizli antlaşmalarla Osmanlı topraklarını kâğıt üzerinde paylaşmışlardı. Ancak savaş sonrasında toplanan Paris Barış Konferansı’nda İngiltere’nin isteğiyle bu paylaşımda bazı değişiklikler yapıldı. Alınan kararla daha önce gizli antlaşmalarla İtalya’ya verilmiş olan İzmir ve çevresi Yunanistan’a bırakıldı.

Yunanlılar 15 Mayıs 1919’da İzmir’e asker çıkararak Megali İdea’yı gerçekleştirme yolunda önemli bir adım attılar. İtilaf Devletleri de 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması ile bu oldu bittiyi Türk milletine kabul ettirmek istediler. Bir yandan da Millî Mücadele’yi zayıflatmak ve Batı Cephesi’nde Yunan ordusuna karşı savaşan millî kuvvetleri arkadan vurmak amacıyla Karadeniz Bölgesi’nde sürmekte olan Rum İsyanlarına hız verdiler. Bunun üzerine Ankara Hükûmeti, güvenliği sağlamak
amacıyla Merkez Ordusunu kurdu. Bu arada bölgede yaşayan Türkler de kendilerini korumak için Kuvayımilliye birlikleri oluşturdu. Bunlardan biri olan Giresunlu Topal Osman Ağa’nın müfrezesi, Pontus İsyanı’nın bastırılmasında önemli hizmetlerde bulundu. Karadeniz Bölgesi’ndeki Rumları silahsızlandırarak zararsız hâle getirmek için Büyük Millet Meclisine bağlı ordu birlikleri tarafından önlemler alındı. Sadece Samsun civarındaki Rum köylerinde yapılan aramalarda 2.500 tüfek ve 1 milyon 200 bin mermi ele geçirildi. Ayrıca Merzifon Amerikan Koleji kapatılarak isyanın elebaşıları İstiklal Mahkemelerinde yargılandı. Böylece kontrol altına alınan Pontus Rum Ayaklanması 6 Şubat 1923’te tamamen bastırılırken Türk ordusunu işgalciler karşısında zor durumda bırakan önemli bir tehlike de ortadan kaldırılmış oldu.

Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra Karadeniz Bölgesi’nde yaşayan Rumlar Lozan Antlaşması’nda kabul edilen nüfus değişimi kapsamında Yunanistan’a göç ettiler. Böylece sorun her bakımdan çözümlenmiş oldu. Bununla birlikte Yunan tarafı, özellikle 1985 yılından itibaren, Pontus soykırımı yapıldığına dair iddialar ortaya atarak konuyu yeniden gündeme getirmeye çalışmaktadır. Son yıllarda sözde Pontus soykırımını dünyaya kabul ettirmek amacıyla Yunanistan’da ve başka ülkelerde çok sayıda dernek kurulmuştur. Türkiye’den toprak talebinde bulunan bu derneklerin düzenledikleri gösteri ve yürüyüşlerde “Türkler Pontusluların katilleridir.”, “Türkler Yunan soyunun katilleridir.”, “Soykırım hâlâ devam ediyor.”, “Pontus eserleri tahrip ediliyor.”, “350 bin kurbanı unutmuyoruz.” şeklinde sloganlar atılmaktadır. Görüldüğü gibi Yunanistan, Millî Mücadele sırasında Türklerin Rumları soykırıma uğrattığını iddia etmektedir. Bu nedenle Yunan Parlamentosu 1994 yılında, 19 Mayıs 1919 tarihinin sözde “Pontus Soykırımını” anma günü olarak ilan eden yasa tasarısını kabul etmiştir. Kıbrıs Rum Temsilciler Meclisi de aynı yönde bir karar almıştır.

Yunanistan’ın Anadolu’ya yönelik yayılmacı emellerine karşılık ülkemizin takip edeceği dış politikanın esasları neler olmalıdır? Neden?

Bir Cevap Yaz.