Osmanlı Merkez Teşkilatı Özellikleri Nelerdir?

Osmanlı Merkez Teşkilatı Özellikleri Nelerdir?

Önceki Türk ve Türk-Islam devletlerinden farklı olarak Osmanlı Devletinde daha merkezi bir yönetim oluşturulmuştu. Hükûmet, ordu ve eyaletler doğrudan doğruya padişahın şahsına bağlı bir bütün olarak düşünülmüş, bütün birimler devletin merkezi olan İstanbul’dan yönetilmişti. Merkez teşkilatı; hükümdar, saray ve Divan-ı Hümayun olarak sıralanmıştı.

a. Hükümdar

Aşağıdaki metinleri okuyunuz. Ok – yay münasebetini de dikkate alarak ilk Türk ve Türk-Islam devletlerindeki hangi özelliklerin Osmanlı Devletinde devam ettiğini tespit ediniz.

OK-YAY MÜNASEBETİNE GÖRE

Bilecik’in fethinden sonra Dursun Fakih, cuma namazının kılınması için sultandan izin almanın gerekli olduğunu Osman Gazi’ye kayınbabası Şeyh Edebali vası­tasıyla bildirdi. Osman Gazi, “Bu şehri kendi kılıcımla aldım. Onda sultanın ne hakkı var?” cevabını verdikten sonra ilave etti, “Ona sultanlık veren Allah bana da hanlık verdi. Eğer o ben Âl-i Selçuk’um derse ben de Gök Alp oğluyum.” sözleriyle hâkimiyet hakkının kendisine intikal ettiğini ileriye sürdü. Karacahisar’da cuma, Eskişehir’de bayram hutbesini kendi adına okuttu.

KANUNİ’NİN OĞLUNA NASİHATİ

I. Süleyman tahtı ele geçirmek için düzen kuran oğlu Beyazıt’a “Gele­ceğin için her şeyi Allah’a bırak­malısın çünkü hükümdarlıkları ve yönetimlerini düzenleyen, kişiler değil, Allah’ın taktiridir. Allah ülkenin benden sonra senin olmasını iste­mişse yaşayan hiç kimse bunu engelleyemez.” demiştir

Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Dönemi’nde yönetimde eski Türk töresine uygun olarak boy sistemi usulleri tatbik edilmiştir. Yönetim hakkına sahip olan Osmanlı ailesinin reisi aynı zamanda memleketin de yöneticisidir.

Başlangıçta “bey”, “gazi” unvanlarını taşıyan Osmanlı hükümdarları daha sonra “hüdavendigâr”, “sultan”, “han” ve “padişah” unvanlarını da kullanmışlardır.

Yukarıdaki unvanları kullanan padişah­lara örnekler veriniz.

İlk Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlılarda da hükümdarlığın ilâhi takdire göre belirlendiğine inanıldı ve hükümdar olma hakkı “Âl-i Osman” olarak adlandırılan Osmanlı ailesine verildi. Başlangıçta ülkenin hanedanın ortak malı sayılması düşüncesi ve hükümdarlığa hanedan ailesinden kimin geçeceği konusunda bir kuralın olmaması geleneği devam ettirildi. I. Murat’a kadar devlet adamları ve askerlerce sevilen ve takdir edilen şehzade hükümdar olurken I. Murat’tan itibaren “Ülke hanedanın ortak malıdır.” anlayışının yerini “Ülke padişah ve oğullarınındır.” anlayışı aldı.

Fatih Kanunnamesi, devletin bekasının sağlanması ve taht kavgalarının önüne geçilmesi için tahta çıkan hükümdarın gerekli tedbirler almasına izin verdi. XVII. yüzyıla kadar devam eden bu üsul I. Ahmet’ten itibaren, “ekber ve erşed” (hanedanın en büyük erkek evladının Osmanlı tahtına geçmesi) şeklinde değiştirildi. 1876’da hazırlanan Kanun-ı Esasi ile hanedanın en yaşlı erkek üyesi, veliaht olarak kabul edildi. I. Murat’tan itibaren tahta geçme usulünde yapılan bu yeniliklerle Osmanlı Devleti veraset konusunda diğer Türk devletlerinden ayrılmış oldu.

Osmanlı Devletinde padişah cülus töreni ile tahta çıkardı. Cülus töreni Osmanlı padişahlarının tahta çıkmalarını takip eden ilk günlerde Eyüp Sultan Türbesinde kılıç kuşanmaları dolayısıyla yapılan merasimdi.

Padişah; yasama, yürütme ve yargıya ait her türlü yetkiyi şahsında toplardı. Ancak kanun, nizam, örf, âdet ve geleneklere uymak zorundaydı. Bir işe başlamadan önce padişahın, devlet adamları, komutanlar ve şeyhülislama da­nışması gerekirdi. Bütün bunlar onun otoritesini bir nevi sınırlandırmaktaydı.

XVII ve XVIII. yüzyıllarda padişahın yetki ve görevlerinde bir değişiklik olmadı. Ancak siyasi ve askerî şartlar gereğince padişahların otoritesi; yeniçeri, ümera ve ulemanın nüfuzu ile sınırlandırıldı. Yeniçeri ve ulemanın desteği olmadan ıslahat ve yeniliklere teşebbüs eden padişahlar, bu girişimlerinde başarılı olamadı.

V. Mehmet Reşat’ın kılıç kuşanmak için Eyüp Sultan’a gelişi

b. Saray

Osmanlı Devleti’nde saray, Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi padişahın özel hayatının geçtiği ev (harem), devlet işlerinin yürütüldüğü yer (birun) ve eğitim verilen bölümden (enderun) oluşurdu. Divan toplantıları, cülus töreni, yabancı elçilerin kabulü ve bayramlaşma törenleri burada yapılırdı. Devletin yürütme organı olan hükûmet, sarayın “Bâbüssaâde” denilen kısmında toplanırdı.

Osmanlı Devleti’nde XVI. yüzyıla kadar idareci kadrolar, genel olarak ilmiye ve seyfiye sınıflarından seçilirdi. İlmiye sınıfı ilim adamlarından, seyfiye ise askerlerden oluşurdu. Bürokratik işler bu sınıflara mensup kişiler tarafından yürütülürdü. Bu yüzyıldan itibaren bunlara bürokratların oluşturduğu kalemiye sınıfı eklendi.

Yönetim ve askerlik konusunda önemli görevleri olan seyfiye, devşirme kökenli kişilerden oluşurdu. Devşirme,

Türk-İslam devletlerindeki gulam sisteminin, bazı farklılıklarıyla Osmanlı Devleti’nde uygulanmasıydı. Bu sistemi Türkiye Selçuklularından alan Osmanlılar, yalnızca Hristiyan kökenli çocukları eğitmeleri ve onları hem askerî hem de idari alanda istihdam etmeleriyle diğer Türk-İslam devletlerinden ayrıldı.

Yandaki Topkapı Sarayı’nı gösteren minyatürü inceleyiniz. Aşağıdaki soruları cevaplandırınız.

  • Sarayda kimler yaşamaktadır? Tespit ediniz.
  • Çizili alan neresi olabilir?
  • Minyatürde görünen kısım sarayın hangi bölü­müdür?

Devşirme sistemine göre alınan çocuklar Anadolu’daki Türk ailelerinin yanına gönderilerek Türk-İslam kültürüne göre yetiştirilirlerdi. Daha sonra bir kısmı eğitilmek üzere küçük saraylara (Edirne, Galata, İshak Paşa ve İbrahim Paşa sarayları gibi), diğerleri de Acemi Oğlanlar Ocağına gönderilirlerdi.

Saraylara gönderilen çocuklar gerekli eğitimi aldıktan sonra seçime tabi tutulur, bir kısmı Topkapı Sarayı’na diğerleri kapı kulu süvari ve silahtar bölük­lerine yerleştirilirdi.

Topkapı Sarayı’nda eğitimlerini tamamlayanlar merkezde ve taşrada önemli mevkilerde görevlendirilirdi. Eyaletlerde görev alan beylerbeyi, sancakbeyi ve vezir rütbesindeki devşirmeler haremde eğitim alan cariyelerle evlendirilirdi. Böylece bu yöneticilerin eyaletlerde yerli büyük ailelerin kızlarıyla evlenmeleri önlenerek merkezî otorite korunur ve taşradaki adil yönetimin sürekliliği sağlanırdı.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında devlet idaresinde ön planda olan Türk kökenli vezir ve beyler, Veziriazam Çandarlı Halil Paşa’dan sonra bu konumlarını kaybetti.

Bunların yerini devşirmeden yetişen Sokollu Mehmet Paşa gibi devlet adamlarının almasıyla Osmanlı yönetiminde devşirme ve Türk kökenli devlet adamları arasında rekabet görülmeye başladı.

DEVŞİRME SİSTEMİ

Devşirme sistemi özellikle Rumeli’deki Hristiyan köy ve kasabalarında uygulanırdı.

Devşirme Kanunu’na göre görevli memurlarca kırk haneden 8-20 yaşları arasında bir kişi alınırdı. Tek çocuklu ailelerin çocukları alınmazdı. Aile şece­resine dikkat edilerek alınan bu çocuklarla ilgili her türlü bilgi defterlere kaydedilirdi.

Osmanlı padişahları bu şekilde yete­nekli kişileri seçerek sadece kendilerine bağlı askerî ve bürokrat bir sınıf oluşturmayı amaçlardı.

c. Divan-ı Hümayun

Osmanlıların Kuruluş Dönemi’nde, yönetimle ilgili kararlar alınırken eski Türk töresi ve boy usulleri uygulanırdı. Orhan Bey’den itibaren devletle ilgili önemli meseleler, hükümdarın başkanlık ettiği ve bir kısım devlet adamının oluşturduğu “Divan-ı Hümayun”da görüşülürdü. Fatih Dönemi’yle birlikte sadrazam Divan-ı Hümayun’a başkanlık etmeye başladı.

Divan-ı Hümayun’da toplumu ilgilendiren, idari, mali ve askerî konular ve yöneticilerin kendi başlarına karar veremedikleri meseleler görüşülür, karara bağlanır ve padişahın onayına sunulurdu. Burada alınan kararlar şeyhülislamın fetvasından sonra kanun olarak yürürlüğe girerdi. Bu şekliyle Divan, Osmanlı Devleti’nin en önemli yasama ve yürütme organı niteliğini taşımakta, Türk-İslam devletlerindeki Divan-ı Mezalim’in yürüttüğü görevi de üstlenmekteydi. Kaza mahkemelerinde karara bağlanan davalar itiraz durumunda ikinci kez burada görüşülürdü.

Divan-ı Hümayun’da alınan kararların uygulanması ve kayıtlarının tutulmasında beylikçi, tahvil, ruûs ve amedi kalemleri görevliydi.

Bir Cevap Yaz.