Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşında Savaştığı Cepheler Nelerdir?

ç. Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşında Savaştığı Cepheler

Osmanlı orduları Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkasya, Çanakkale, Irak, Kanal, Sina-Filistin-Suriye ve Hicaz-Yemen cephelerinde savaştı. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda sınırları dışında bulunan Makedonya, Galiçya ve Romanya cephelerinde de yer aldı (Tablo 5.2). Türk birlikleri bu cephelerde Alman, Avusturya-Macaristan ve Bulgar ordularının yanında İtilaf Devletleri ordularına karşı mücadele etti.

Kafkasya Cephesi

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndaki ilk cephesini Doğu Anadolu’da Ruslara karşı açtı. Bu cephedeki Osmanlı kuvvetlerinin komutanlığını Başkomutan Vekili Enver Paşa üstlendi. Rusları geri püskürtmek ve Kafkasya üzerinden
Orta Asya’ya geçerek Pantürkizm idealini gerçekleştirmek isteyen Enver Paşa 22 Aralık 1914’te Sarıkamış Harekâtı’nı başlattı. Ancak bu harekât, bölgedeki silahlı Ermeni grupların Ruslarla iş birliği yaparak ordumuzu arkadan vurmasının yanı sıra salgın hastalıklar, açlık ve dondurucu soğuk gibi olumsuzlukların da etkisiyle başarıya ulaşamadı. Bir ay kadar devam eden harekâtın sonunda binlerce Türk askeri şehit düşerken Van, Muş, Bitlis, Erzincan gibi Doğu illerimiz ve Trabzon Rus işgaline uğradı.

İşgalin ardından Doğu Anadolu’daki Ermeni çeteleri Ruslarla iş birliği yaparak katliamlara giriştiler. Bunun üzerine Osmanlı Hükûmeti, hem bölge halkının hem de Kafkas Cephesi’ndeki birliklerinin güvenliğini sağlamak için harekete geçti. Hükûmet, Ermeni terör örgütlerinin katliamlarını önlemek amacıyla 27 Mayıs 1915’te Tehcir (Göç) Kanunu adıyla bilinen “Sevk ve İskân Kanunu”nu çıkardı. Daha sonra da bu Kanun gereği, cepheye yakın bölgelerde yaşayan Ermenileri ülkenin daha güvenli yerleri olan Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki bölgelere göç ettirdi. Bu arada Rusya savaşın ilk günlerinde Kafkasya Cephesi’nde sağladığı üstünlüğü, Mustafa Kemal’in, Doğu Cephesi’nde bulunan 16. Kolordunun başına atanmasıyla kaybetmeye başladı. Mustafa Kemal görevi devraldıktan sonra başarılı savunmasıyla önce Rusların Diyarbakır’a girmesini önledi. 8 Ağustos 1916’da da karşı taarruza geçerek Muş ve Bitlis’i Rusların elinden kurtardı. Bir süre sonra Rusya’da çıkan ihtilal sonucu çarlık rejimi yıkıldı. Yeni yönetimle birlikte Ruslar ilk iş olarak İttifak Devletleriyle 3 Mart 1918’de Brest Litowsk (Brest Litovsk) Antlaşması’nı imzaladılar. Böylece savaştan ve bu arada Doğu Anadolu’daki işgal ettikleri yerlerden çekildiler.

Birinci Dünya Savaşı Sırasında Ermeni Meselesi

Ayrılıkçı Ermeni grupları, Birinci Dünya Savaşı’yla ortaya çıkan karışıklıktan ve Osmanlı Devleti’nin bu savaşa hazırlıksız yakalanmasından yararlanmak istediler. Ermeni propagandacılar Rusya, İngiltere ve Fransa’nın sağladığı imkânları kullanıp savaşın ilk günlerinden itibaren yerleşim birimlerine dağılarak isyan amaçlı bildiriler yayımlamaya ve toplantılar yapmaya başladılar. Bu sırada Osmanlı Devleti’ne karşı savaşan devletler de boş durmadılar. Devleti parçalamak ve bir an önce savaş dışı bırakmak amacıyla isyancı Ermenilere silah, cephane ve para yardımında bulundular. Bir yandan da Osmanlı ordusuna karşı özellikle Kafkasya Cephesi’nde kullanmak üzere gönüllü Ermeni alayları oluşturdular. Aynı günlerde Osmanlı Ordusu’nda görev yapan bazı Ermeni asker ve subaylar silahlarıyla birlikte firar ederek Rus ordusuna katıldılar.

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na girdikten hemen sonra kendisini iki büyük cephede savaşır durumda buldu. Devlet bir yandan Doğu Cephesi ve Çanakkale Cephesi’nde çok çetin muharebeler yaparken diğer yandan Ermeni çetelerinin isyanıyla karşılaştı. İsyancı Ermeniler, İtilaf Devletlerinin Çanakkale Boğazı’nı geçme girişiminde bulundukları 18 Mart 1915’ten hemen sonra Doğu vilayetlerindeki isyan faaliyetlerine hız verdiler.

Ermeni İsyanları

15 Nisan 1915’ te Van, Çatak ve Bitlis bölgelerinde çok sayıda Osmanlı vatandaşını katleden Ermeni isyancılar memur ve jandarmaları şehit ederek resmî binaları yaktılar. Ayrıca Rus ordusuna kılavuzluk yaparak 17 Mayıs 1915’te Van’ın Rusların eline geçmesinde çok önemli bir rol oynadılar. Bundan sonra 15 bin kadar silahlı Ermeni, Rusların da teşvikiyle bölgedeki tüm Osmanlı vatandaşlarını katletme çabası içine girdiler. Katliamda sağ kalanlar ise Van şehrini tamamen tahliye etmek zorunda kaldılar. Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Wangenheim (Vangenhaym) bu olayları şu sözlerle ifade etmektedir:

“Van vilayetindeki Ermeniler ayaklanmışlar, Müslüman köylere ve kaleye saldırıya geçmişlerdir. Kaledeki Türk garnizonu 300 kayıp vermiş, günlerce devam eden sokak muharebeleri sonunda şehir asilerin eline geçmiştir. 17 Mayıs 1915’te Van, Ruslar tarafından işgal edilmiş, Ermeniler düşman tarafına geçmiş ve Müslümanları katletmeye başlamıştır. 80 bin Müslüman Bitlis istikametinde kaçmaktadır.”

Van İsyanı’nın devam ettiği günlerde Ermeniler, Zeytun (Maraş) ve Bitlis’te de ayaklanmışlardı. Zeytun Ayaklanması, buradaki Hınçak Komitesinin, İskenderun’a çıkarma yapacak İngilizlerin Adana ve Maraş’ı ele geçirmelerine kadar Osmanlı kuvvetlerinin oyalanmasını istemesi üzerine başladı. Antep bölgesini de etkileyen Zeytun İsyanı sırasında isyancılar Maraş Jandarma Bölük Komutanı’nı ve askerlerden 8 kişiyi öldürüp 26 kişiyi de yaraladılar. Daha sonra dağlık bölgelere sığınan Zeytun Ermenileri eylemlerini Türk köylerine saldırarak ve yol keserek sürdürdüler. Aynı günlerde Bitlis’te de isyanlar çıktı. Bitlis’teki Osmanlı vatandaşı Ermeniler seferberlik emrine uymamış ve asker kaçağı aramaya gelen jandarmaları şehit etmişlerdi. Benzer olaylar Muş bölgesinde de görülmüştü. Ermenilerin bu isyanlarındaki amaçları, bölgedeki Rus kuvvetlerinin işini kolaylaştırmak üzere askerî birliklerin hareket, ulaşım ve haberleşme imkânlarını ortadan kaldırarak Osmanlı ordusunu zor durumda bırakmaktı.

Kafkas Cephesi’nde bir Ermeni birliği

Osmanlı Devleti, Doğu Cephesi’nde Ruslara, Çanakkale Cephesi’nde de İngiliz ve Fransızlara karşı savaşırken oldukça zor anlar yaşıyordu. Aynı günlere Doğu vilayetlerinde faaliyet gösteren Ermeni çeteleri, Kafkasya Cephesi’ndeki Osmanlı askerlerine silah ve yiyecek götüren lojistik destek birliklerine saldırılar düzenliyorlardı. Bu Ermeni grupları, bir yandan gönüllü olarak Ruslara esir düşüp onlara kılavuzluk yaparken bir yandan da Ruslarla beraber Osmanlı ordusuna karşı savaşıyorlardı. Bütün bunlar cephe ile cephe gerisi arasındaki bağlantının kopmasına neden oluyor ve Osmanlı askerlerinin savaşmasını güçleştiriyordu. Ruslar da ortaya çıkan boşluktan yararlanıyor ve çok sayıda Müslümanı katlederek Doğu Anadolu içlerine doğru ilerliyorlardı.

Ermeni İsyanlarına Karşı Osmanlı Devleti’nin Aldığı Tedbirler

Osmanlı Devleti, Ermeni İsyanları nedeniyle Kafkasya Cephesi’nde güç duruma düşünce isyancı Ermenilere yönelik olarak bazı tedbirler almak mecburiyetinde kaldı. Bu amaçla Osmanlı Orduları Başkomutanlığı 25 Şubat 1915 tarihinde bütün birimlerine uyarı niteliğinde bir bildiri gönderdi. Bildiride, Ermenilerden bazılarının çeşitli yerlerde çeteler kurdukları, askerde olanların birliklerinden kaçarak terör faaliyetlerine giriştikleri, yapılan aramalarda çok sayıda silah cephane ve mühimmat bulunduğu söyleniyor ve gerekli önlemlerin alınması isteniyordu. Ayrıca ihtiyaç duyulması hâlinde sıkıyönetim ilan edilebileceği belirtiliyordu.

Osmanlı Devleti’nin yıkıcı Ermeni faaliyetlerine karşı aldığı önlemler bölgede asayiş ve güvenliğin sağlanmasında yeterli olmadı. Bunun üzerine devlet daha köklü çözümlere başvurmak zorunda kaldı. Özellikle Van İsyanı’nın hemen ardından Ermenilerin devlet kurduklarını ilan etmeleri, Osmanlı Hükûmetinin bu kararı vermesinde etkili oldu. Hükûmet 24 Nisan 1915’te vilayetlere ve mutasarrıflıklara gönderdiği tamimde Ermenilerin komite merkezlerinin kapatılmasını, evraklarına el konulmasını ve Ermeni komitelerinin ele başlarının tutuklanmasını istedi. Osmanlı Hükûmetinin emirleriyle 24 Nisan 1915 tarihinde ve onu takip eden günlerde Ermeni Taşnak İhtilal Örgütü üyesi 2.345 kişi tutuklandı. Tutuklanan bu kişilerin bir kısmı Ankara ve Çankırı’daki hapishanelere konuldu. Başka bir kanunla da gayrimüslimlerin ve özellikle Ermenilerin ev ve iş yerlerinde bulunan silahların toplanması istendi. 24 Nisan 1915, günümüzde Ermenilerin soykırım günü olarak ilan ettikleri ve tüm dünyaya kabul ettirmeye çalıştıkları tarihtir. Oysa bu tarihte Osmanlı Devleti, Ermeni çetelerinin elebaşılarını tutuklamaktan başka bir şey yapmamıştır. Bu tutuklamaları da gerek hukukî gerek siyasi bakımdan bir soykırım olarak nitelendirmek mümkün değildir.

Enver Paşa’nın Talimatı
Osmanlı ordusunun aynı anda birçok cephede çarpışmak zorunda kalması nedeniyle Osmanlı Devleti, Ermeni katliamları karşısında etkili önlemler alamadı. Bunun üzerine Başkomutan Vekili Enver Paşa, 2 Mayıs 1915’te Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’ya (Fotoğraf 5.32) aşağıdaki talimatı gönderdi: “Van Gölü etrafında ve Van valiliğince bilinen belirli yerlerdeki Ermeniler, isyanlarını sürdürmek için daima toplu ve hazır hâldedirler. Toplu hâlde bulunan Ermenilerin buralardan çıkarılarak dağıtılması düşüncesindeyim. III. Ordu Komutanlığının verdiği bilgiye göre Ruslar 20 Nisan 1915 tarihinde kendi sınırları içindeki Müslümanları sefil ve perişan bir hâlde sınırlarımızdan içeriye sokmuşlardır. Hem buna karşılık olmak ve hem yukarıda bahsettiğim amacı sağlamak için ya bu Ermenileri aileleriyle birlikte Rus sınırı içine göndermek veya bu Ermeni ailelerini Anadolu içinde çeşitli yerlere dağıtmak gereklidir. Bu iki şekilden uygun olanının seçilerek uygulanmasını rica ederim.”

Enver Paşa’nın yerinde siz olsaydınız böyle bir durumda hangi kararı verirdiniz? Neden?

Enver Paşa’nın yukarıdaki talimatı üzerine İçişleri Bakanı Talat Paşa önce 9 Mayıs 1915’te Van, Bitlis ve Erzurum valilerinden bölgelerindeki isyancı Ermenileri güney illerine sevk etmelerini istedi. Durumun ağırlaşması üzerine Başkomutanlık tarafından 26 Mayıs 1915’te İçişleri Bakanlığına yeni bir talimat daha gönderildi. Bu talimatta Ermenilerin Doğu Anadolu vilayetleri ile Zeytun gibi yoğun olarak yaşadıkları yerlerden alınarak Diyarbakır Vilayeti güneyine, Fırat Nehri vadisine, Urfa ve Süleymaniye yakınlarına sevk edilmeleri istendi. Ayrıca bu sevkler sırasında Ermenilerin yeni komiteler kurmamalarına özellikle dikkat edilmesi uyarısında bulunuldu.

Tehcir Kanunu
Osmanlı İçişleri Bakanlığı, Ermenilerin sevk ve iskânına yönelik talimatları uygularken kanunlara ve insan haklarına uygun hareket etmeye büyük özen gösterdi. Diğer yandan konunun İngiltere, Fransa ve Rusya tarafından dikkatle takip edildiğini düşünerek 27 Mayıs 1915’te Tehcir Kanunu’nu çıkardı. “Tehcir Kanunu şu dört ana maddeden meydana geliyordu:
a. Sefer vakti ordu, kolordu, fırka, kumandan veya vekilleri, mevki kumandanları, hükûmetin emirlerine, asayiş ve memleket savunmasına yönelik uygulamalara muhalefet ve direnme görürlerse hemen en şiddetli bir şekilde cezalandırmaya, saldırıları ortadan kaldırmaya yetkili ve zorunludurlar.
b. Aynı makamlar askerlik gereği veya casusluk veya ihanetini hissettikleri kasaba halkını tek tek veya toplu olarak diğer mahallere sevk ve iskân ettirebilirler.
c. Bu Kanun yayımlandığında yürürlüğe girer.
d. Bu Kanun’un uygulanmasından Başkumandanlık Vekili ile Harbiye Nazırı sorumludur.”

Tehcir Kanunu’nun çıkarılış amaçları nelerdir?

Tehcir Kanunu ile asayişi bozan, silahlı saldırılar yapan ya da yapma ihtimali bulunan isyancıların, casusların ve vatana ihanet edenlerin veya etme ihtimali bulunanların tehciri isteniyordu. Hükûmet bu işi hızlandırıp kolaylaştırmak amacıyla 10 Haziran 1915’te bir yönetmelik yayımlayarak tehcir konusundaki eksiklikleri gidermeyi amaçlamıştı. Bu yönetmelikle;
• Tehcire tabi tutulan Ermenilerin mallarının değerlerinin tespit edilip kayıt ve koruma altına alınması,
• Mevcut taşınır malların arasında bozulabilir olanlarının bir heyet tarafından açık artırma ile satılarak gelirlerinin sahibi adına, sahibi belirlenemez ise eşyanın bulunduğu köy ve kasaba adına mal sandıklarına emanet edilmesi,
• Ermenilerin geri dönecekleri tarihe kadar geçecek sürede yapılan işlemlerden, mal tespitlerinden, açık arttırmalardan vb. konulardan yerel yöneticilerin birinci derecede sorumlu olmaları hükme bağlandı.

Osmanlı Devleti, tehcir kararını verirken o yörede ikâmet eden Ermenilerin tamamının isyan edip etmediğini dikkate aldı. Bu nedenle tehcirin ilk günlerinde Urfa’nın bazı yöreleri ile Birecik, Erzurum, Aydın, Trabzon, Edirne, Samsun, Çanakkale, Adapazarı, Halep, Bolu, Kastamonu, Tekirdağ, Konya ve Afyonkarahisar’da yaşayan Ermeniler bu sevkiyatın dışında tutuldu. Ancak daha sonraki günlerde isyanların bu bölgelere yayılması veya yayılma ihtimali göstermesi üzerine buralarda da tehcir uygulamasına geçildi. Yine de her şeye rağmen zararlı faaliyetlerde bulunmayan Ermeniler ile tüccar ve esnaf olan Ermeniler sevk kapsamı dışında tutuldular. Aynı şekilde Ermeni mebuslar, öğretmenler, memurlar ve subaylar ile onların aileleri tehcire uğramadılar. Ayrıca hasta ve engelli Ermeniler ile Protestan ve Katolik Ermeniler de göç ettirilmediler. Bununla birlikte İtilaf Devletleri haksız propagandalarla Osmanlı Devleti’ni suçlayıcı bir siyaset izlediler. Batı’daki basın organları da olayları saptırarak vermeyi tercih ettiler. İçişleri Bakanı Talat Paşa tehcir sırasında gözetilmesi gereken esaslarla ilgili olarak 29 Ağustos 1915’te ilgili makamlara bir talimat daha göndermiştir. Talat Paşa’nın bu talimatında;

• Sevkiyatın gayesinin Ermenilerin bulundukları mahallerde hükûmet aleyhine faaliyetlerine son vermek olduğu,
• Ermenilerin sevk edilerek bir Ermeni devleti kurma konusundaki millî düşüncelerinin bertaraf edileceği,
• Amacın Ermenilerin imhası olmadığı, bu nedenle sevkedilen kafilelerin güvenliğinin sağlanması gerektiği,
• Muhacirler için ayrılan ödenekten sevke tabi tutulan Ermenilerin her türlü zorunlu ihtiyaçlarının karşılanacağı,
• Tehcir dışında kalan Ermenilerin yaşamlarını sürdürdükleri mahallerden çıkarılmalarına gerek olmadığı,
• Ermeni sevk kafilelerine saldıranlar ve bunlara yardım edenler hakkında kanuni işlem yapılacağı,
• Göç ettirilen Ermenilerin geride bıraktıkları taşınır ve taşınmaz bütün malların mahallî idareler tarafından tespit edilerek değerlerinin hükûmet tarafından sahiplerine ödeneceği belirtilmiştir.

Zorunlu göçe tabi tutulan Ermeniler savaşa etkisi olmayacak yerleşim yerlerine yerleştirilmiştir. Ayrıca muhacirlerin yerleştirileceği yerlerde toprakların verimli ve tarıma elverişli olmasına dikkat edilmiştir. Bu nedenle sevk ve yerleştirme işlemi İçişleri Bakanlığı tarafından en ince ayrıntısına kadar planlanarak ilgili makamlara bildirilmiş tir. Buna göre, Erzurum Van ve Bitlis vilayetlerinden çıkarılan Ermeniler Urfa ve Musul’un güneyi ile Zor sancağına gönderilmiştir. Adana vilayetinden alınanlar, Musul vilayeti ile Zor ve Urfa sancaklarına; Maraş bölgesinden sevk edilen Ermeniler ise Suriye’nin doğusu ile Halep vilayetinin doğu ve güneydoğusuna yerleştirilmiştir. Tehcir uygulaması, jandarma güçlerinin bile cepheye gönderilmesi nedeniyle asayişi sağlamanın zor olduğu bir dönemde yapılmıştır. Buna rağmen Ermenilerin iskân bölgelerine sıkıntı çekmeden gitmeleri konusunda her türlü tedbir düşünülmüş ve bunlar başarıyla uygulanmıştır. Hükûmet kurduğu Muhacirin Komisyonu eliyle Ermenilerin yol boyunca güvenlik, barınma, dinlenme, beslenme ve sağlık ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmıştır. Bu amaçla göçmenlerin gidecekleri yerlere kolluk güçlerinin denetiminde kafileler hâlinde gönderilmesine dikkat edilmiştir. Muhacirler gittikleri yerlerde verimli arazilere yerleştirilmiş ve onlara daha önceki malları oranında emlak ve toprak verilmiştir. Bunlardan ihtiyacı olanların ev yapmalarına yardımcı olunmuş, çiftçi ve zanaatkârlara da araç gereçler temin edilmiştir.

Osmanlı Hükûmeti, Ermenilerin tehcir sırasında karşılaştıkları zorlukları ve kötü muameleleri araştırmak üzere inceleme ve soruşturma komisyonları da kurmuştur. Hükûmet bu komisyonlara verdiği talimatlarla görevini kötüye kullanan jandarma, polis ve bunların bağlı bulunduğu amirlerin soruşturularak Divanıharbe sevk edilmelerini istemiştir. Yapılan soruşturmalar sonucunda 1397 kişi suçlu bulunarak cezalandırılmıştır. Osmanlı Devleti’nin aldığı bütün önlemlere rağmen olumsuz hava koşulları, yolların bozukluğu, ulaşım araçlarının yokluğu, eşkıya saldırıları, yiyecek sıkıntısı ve salgın hastalıklar gibi nedenlerle tehcir sırasında bir kısım Ermeni hayatını kaybetmiştir. Ermeniler ve onları destekleyen çevreler tehcir sırasında 1 milyon 500 bin Ermeni’nin hayatını kaybettiği iddia etmektedirler. Oysa Genelkurmay Başkanlığının yayımladığı belgelerde tehcir edilenlerin toplam sayısı 413.067 kişi olarak görülmektedir. İskân bölgelerine vardıkları kesin olarak belirlenen Ermenilerin sayısı ise yaklaşık 383 bindir. Bu durumda Ermenilerin zorunlu göç sırasında uğradığı kayıplarının 57 bin civarında olduğu ortaya çıkmaktadır.

Diğer yandan Birinci Dünya Savaşı sırasında 350-500 bin dolayında Ermeni kendiliğinden Kafkasya’ya göç etmiştir. Aynı dönemde tehcir dışında tutulan ve Osmanlı topraklarında kalan Ermenilerin sayısı ise 400-500 bin civarındadır. Bu sayılara çeşitli nedenlerle savaş sırasında ölen Ermeniler de eklendiğinde Osmanlı Devleti’ndeki toplam Ermeni nüfusunun 1 milyon 300 bin dolayında olduğu ortaya çıkmaktadır. Görüldüğü gibi, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Ermeni kayıplarının iddia edilen sayılara yaklaşabilmesi bile mümkün değildir.

Osmanlı Devleti, Ermeni tehcirinden beklediği yararları önemli ölçüde elde ettiğini düşündüğünden 27 Ekim 1915’ten itibaren tehcir uygulamasını durdurma kararı aldı. Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru da yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin tekrar eski yerlerine nakledilmeleri konusunda ilgili makamlara talimat verdi. Hükûmetin bu amaçla hazırladığı 31 Aralık 1918 tarihli Geri Dönüş Kararnamesi’ne göre sadece isteyenler geri dönecek, bunun dışında kimseye dokunulmayacaktı. Dönüş yolunda çıkabilecek sorunlara karşı her türlü önlem alınacak ve dönenlere ev ve arazileri teslim edilecekti.

Birinci Dünya Savaşı Sonrasında Ermeni Meselesi

Rusya’da çarlık rejimi yıkıldıktan sonra yeni yönetim Doğu Anadolu ve Kafkasya’da işgal etmiş olduğu yerleri boşaltmıştı. Rus kuvvetlerinin çekilmesi üzerine Kafkasya’da Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan adıyla üç yeni devlet kuruldu. Bunlardan Ermenistan Cumhuriyeti’nin amacı, Doğu Anadolu topraklarını içine alacak şekilde Büyük Ermenistan’ı kurmaktı. Bu konuda Ermenistan’ı destekleyen İngiltere de Mondros Ateşkes Antlaşması’na Doğu Anadolu’nun işgalini amaçlayan bir hüküm (24. madde) koydurarak Ermenilerin işini kolaylaştırmak istedi. Ayrıca Ermenilerin, Paris Barış Konferansı’na katılmalarını ve uluslararası alanda destek bulmalarını sağladı.

Ermeniler, başta İngiltere olmak üzere Batılı devletlerden aldıkları desteğe güvenerek Kars ve çevresinde yaşayan Türkleri göç etmeye zorladılar. Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulmasını öngören Sevr Antlaşması’nın imzalanmasından sonra da Türk topraklarına doğru saldırıya geçtiler. O günlerde bölgedeki tek düzenli birliğimiz Erzurum’daki 15. Kolordu idi. Bu orduya Büyük Millet Meclisi tarafından Doğu Cephesi Komutanlığına atanan Kâzım Karabekir Paşa komuta ediyordu. Kâzım Karabekir, 28 Eylül 1920’de karşı taarruza geçerek Ermenilerin işgali altındaki Sarıkamış, Kars ve Gümrü’yü geri aldı. Böylece onları barış istemek zorunda bıraktı.

Ermenistan ile Büyük Millet Meclisi Hükûmeti arasında 2-3 Aralık 1920’de Gümrü Barış Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Ermenistan Hükûmeti Kars, Sarıkamış, Kağızman, Kulp ve Iğdır’ı Türkiye’ye bıraktı. Ayrıca Sevr Antlaşması’nı geçersiz saydığını ilan ederek Anadolu topraklarına yönelik taleplerinden vazgeçti. Aynı durum 13 Ekim 1921 tarihli Kars Antlaşması’yla tekrar edildi.

Lozan’da Ermeni Meselesi

Lozan Konferansı’nda ve konferansın sonunda imzalanan Lozan Antlaşması’nda Ermenistan konusu gündeme dahi alınmadı. Lozan Antlaşması’nın 40 ve 61. maddelerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin gayrimüslim vatandaşlarının haklarını belirleyen ve güvenceye alan hükümlere yer verildi. Günümüzde bu haklardan diğer azınlıklar gibi Ermeni vatandaşlarımız da yararlanmaktadır. “Madde 40 – Müslüman olmayan azınlıklara ilintili olan Türk yurttaşları hukuk bakımından ve fiilen öteki Türk yurttaşlarına uygulanan işlemlerin ve sağlanan güvencelerin tıpkısından yararlanacaklar ve özellikle, harcamaları kendilerince yapılmak üzere, her türlü yardım, dinsel ya da sosyal kurumları, her türlü okul ve benzeri öğretim ve eğitim kurumları kurma, yönetme ve denetleme ve buralarda kendi dillerini özgürce kullanma ve dinsel ayinlerini serbestçe yapma bakımından eşit bir hakka sahip bulunacaklardır.
Madde 61 – İşbu antlaşma gereğince, Türkiye’den başka bir devletin uyruğuna geçmiş olup sivil ve askersel emeklilik ve açıkta tutulma, yetim ve dul maaşlarından yararlananlar, maaşları nedeniyle Türkiye Hükûmetine karşı hiçbir istemde bulunamayacaklardır.”
http://sam.baskent.edu.tr/belge/Lozan_TR.pd (Düzenlenmiştir.). 11.01.2015

Lozan Antlaşması’nın 40 ve 61. maddelerinden hareketle Ermenilerin ülkemizden istekleri konusunda hangi değerlendirmelerde bulunabilirsiniz?

Yukarıda belirtilen Ermenilerin sevk ve iskânına yönelik tehcir uygulamasının bir soykırım olmadığı yönündeki kanıtlara başka hangilerini ekleyebilirsiniz?

Kanal Cephesi

Osmanlı Devleti Kanal Cephesi’ni (Harita 5.5) İngiltere’nin elinde bulunan Mısır’ı geri almak ve Süveyş Kanalı’nı ele geçirerek İngilizlerin sömürgeleriyle bağlantısını kesmek amacıyla açtı. Bu iş için görevlendirilen Bahriye Nazırı Cemal Paşa, 1915 yılı başlarında Sina Çölü’nü aşarak Süveyş Kanalı’na taarruz etti. Ancak çöl şartlarının ağırlığı ve İngilizlerin Kanal’ı çok güçlü biçimde savunmaları nedeniyle geri çekilmek zorunda kaldı. Cemal Paşa 1916 yılında ikinci kez harekete geçtiyse de yine başarılı olamadı. 1917 yılında ise İngilizlerin karşı taarruza geçmeleri üzerine Sina Yarımadası’nı ve Filistin’i bırakarak Suriye’ye kadar çekildi. İngilizlerin ilerleyişi, savaşın son günlerinde bu cephede görevlendirilen Mustafa Kemal Paşa tarafından durduruldu.

Hicaz Yemen Cephesi

Bu cephedeki savaşlar Osmanlı Devleti’nden ayrılmak isteyen Arapların, İngilizlerin yardımıyla ayaklanmaları üzerine başladı. Bu sırada Osmanlı ordusunun büyük bölümü diğer cephelerde savaş hâlindeydi. Buna rağmen az sayıdaki Türk askeri, İngilizlere ve onlarla iş birliği hâlindeki Arap isyancılara karşı kutsal toprakları savunmaya devam etti. Savaşın sonunda ise Osmanlı Devleti bu topraklardan çekilmek zorunda kaldı.

Harita üzerinde verilen bilgilere bakarak Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki durumu hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Irak Cephesi

Irak Cephesi, Irak petrollerine sahip olmak isteyen ve bu amaçla Basra’ya asker çıkaran İngiltere’ye karşı açıldı. İngilizler, Irak’ı aldıktan sonra İran üzerinden kuzeye doğru ilerlemeyi planlıyorlardı. Böylece hem müttefikleri Rusya ile kara bağlantısı kuracak hem de en önemli sömürgeleri olan Hindistan’ın güvenliğini sağlayacaklardı. Bununla birlikte İngilizlerin Irak’ta ilerlemeleri kolay olmadı.

Irak’taki Türk ordusu kuzeye doğru ilerleyen İngilizleri Selman-ı Pak Muharebelerinde durdurmayı başardı. Ardından da onları Kutu’l-Amare denilen yerde kuşatarak komutanları Townshend (Tavnzınd) ile birlikte teslim aldı. İngilizler Irak’ta uğradıkları bu yenilgi üzerine kuvvetlerini takviye ederek yeniden ilerleyişe geçtiler. Önce Bağdat’ı, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra da Musul’u işgal ederek Osmanlı Devleti’nden önemli bir toprak parçasını daha kopardılar.

Suriye-Filistin Cephesi

Kanal Harekatı’nın başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından bu cephedeki Osmanlı kuvvetleri Suriye sınırına doğru geri çekildiler. Bunun üzerine İngilizler Filistin topraklarına girerek önce Kudüs’ü, daha sonra da Şam’ı ele geçirdiler. Bu sırada Mustafa Kemal de Suriye Cephesi’ndeki Yıldırım Ordularına bağlı 7. Ordunun komutanlığına atanmıştı. Mustafa Kemal, Suriye’ye geldikten sonra, dağılmış olan kuvvetleri yeniden düzenleyerek İngilizleri İskenderun’un güneyinde durdurmayı başardı. Bir süre sonra da Yıldırım Orduları Komutanlığına getirildi. Mustafa Kemal’in Suriye Cephesi’ndeki Osmanlı ordularının komutasını devralmasından hemen sonra Birinci Dünya Savaşı sona erdi. Bu nedenle, kaybedilen yerlerin geri alınabilmesi mümkün olmadı. Bununla birlikte İtilaf Kuvvetlerinin taarruzu, millî sınırlarımızın dışında durdurulabildi. Böylece elde kalan birliklerimiz korunarak ileride başlayacak olan Millî Mücadele’ye zemin hazırlandı.

Galiçya, Romanya ve Makedonya Cepheleri

Osmanlı birlikleri bu cephelerde, müttefikleri olan Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Bulgaristan ordularına yardım amacıyla savaştılar. Askerlerimiz Osmanlı sınırları dışındaki bu topraklarda Rusya, Romanya ve Fransa kuvvetlerine karşı başarılar kazandılar.

Çanakkale Cephesi

İngiltere ve Fransa deniz yoluyla İstanbul’a ulaşarak Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmak ve müttefikleri Rusya ile doğrudan bağlantı kurmak istiyorlardı. Bu hedeflerini gerçekleştirmeleri durumunda Rusya’ya silah ve cephane yardımında bulunabilecek ve Rusya’nın buğdayından yararlanabileceklerdi. Ayrıca Osmanlı ordularının Süveyş Kanalı üzerindeki baskısını ortadan kaldıracak ve henüz savaşa katılmamış olan Balkan devletlerinin Almanya’nın yanında savaşa katılmalarını önleyebileceklerdi. Ancak bunun için önce Çanakkale Boğazı’nı geçmeleri gerekiyordu.

Çanakkale Savaşları, İngiliz-Fransız ortak donanmasının 19 Şubat 1915’te Boğaz’ın iki yakasını bombalamasıyla başladı. Bir ay kadar devam eden bombardımanın ardından 18 Mart 1915 günü müttefik zırhlıları Çanakkale Boğazı’ndan geçme girişiminde bulundular. Ancak Nusrat mayın gemisinin döşediği mayınları ve kahraman Türk topçusunun isabetli atışları karşısında ağır kayıplar vererek geri çekildiler.

Müttefikler, denizde uğradıkları başarısızlık üzerine Boğaz’daki Türk savunmasını çökertmek amacıyla Gelibolu Yarımadası’na asker çıkardılar. Aralarında Avustralya ve Yeni Zelanda’dan getirilen Anzakların da bulunduğu İngiliz ve Fransız birlikleri bu kez de Mehmetçiğin destansı savunmasıyla karşılaştılar. Bu savunmanın mimarı olan Yarbay Mustafa Kemal, şiddetli çarpışmalar sonucunda önce Arıburnu’na, daha sonra da Anafartalar’a çıkarma yapan birlikleri geri püskürtmeyi başardı. Bunun üzerine müttefikler Çanakkale’yi geçemeyeceklerini anlayarak 1915 yılı sonlarına doğru geri çekildiler.

İngiltere ve Fransanın Çanakkale Boğazını geçememeleri hangi sonuçları ortaya çıkarmış olabilir?

Çanakkale Savaşları, Birinci Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirecek nitelikte önemli sonuçlar ortaya çıkardı. Boğaz’ın geçilememesi nedeniyle yardım alamayan Rusya’da çarlık rejimi yıkıldı. Yeni yönetim Rusya’nın savaştan çekildiğini ilan etti. Çanakkale Savaşı’nın ardından İtalya İtilaf Devletlerinin, Bulgaristan ise İttifak Devletlerinin safına katıldı.

Çanakkale Savaşları sırasında Türk ordusu, işgalcileri geri püskürtmesine rağmen ağır kayıplara uğradı. Bununla birlikte Çanakkale’nin geçilmez olduğunu tüm dünyaya kanıtlayıp İstanbul’u kurtarmayı başardı. Ayrıca bu cephede kazanılan zafer milletimizin moral gücünü arttırırken ileride başlatılacak olan Millî Mücadele’nin ruhunu da ortaya çıkardı. Gelibolu’da kazandığı başarılarıyla cesaretini ve askerî dehasını gözler önüne seren Mustafa Kemal ise Anafartalar Kahramanı unvanını alarak Türk milletinin sevgisini ve güvenini kazandı.

Bir Cevap Yaz.