Osmanlı Devleti Kara Kuvvetleri Teşkilatının Yapısı Nasıldır?

Osmanlı devşirme sistemi hakkında neler biliyorsunuz?

1. KARA KUVVETLERİ

a. Yaya ve Müsellemler

Osmanlı Devleti’nin başlangıçta devamlı ve düzenli bir Osmanlı ordusu yoktu. Eli silah tutan herkes asker sayılır ve gerektiğinde savaşa katılırdı. Ancak bu kuvvetlerin yetersiz kalması üzerine Orhan Bey Dönemi’nde ilk düzenli Osmanlı ordusu kuruldu (Tablo 1.1). Türklerden meydana getirilen bu ordunun atsız askerlerine “yayalar”, atlı askerlerine ise “müsellemler” adı verildi. Yayalar ve müsellemler 15. yüzyılın ortalarına doğru savaştan çekilerek diğer destek kuvvetleriyle birlikte geri hizmetlerinde kullanılmaya başlandı.

Kuruluş Dönemi Osmanlı ordu teşkilatı

b. Kapıkulu Askerleri

Osmanlı Devleti, Balkanlarda ilerledikçe asker ihtiyacı da arttı. Bunun üzerine I. Murat Dönemi’nde Kapıkulu Ocağı adıyla yeni bir askerî birlik kuruldu. Kapıkulu Ocağı ilk zamanlarda Pençik Kanunu’na göre oluşturuluyordu. 1363 tarihinde çıkarılan bu Kanun’a göre savaş esirlerinin beşte biri devlete ayrılıyordu. Bu esirler arasından yaşları on ile on yedi arasında değişen erkek çocuklar askerlik eğitiminden sonra orduya alınıyorlardı. Ancak Fetret Devri’yle birlikte fetihler durup savaş esirleri azalınca Kapıkulu Ocağında da devşirme sistemine geçildi.

Devşirme sistemi gereği, Osmanlı Devleti’nin Balkan topraklarında yaşayan Hristiyan ailelerin erkek çocukları ihtiyaca göre üç veya beş yılda bir devşirilirdi. Bu işlem öncelikle gönüllü aileler arasından, yeterli sayıda gönüllünün çıkmaması durumunda ise devletin görevlendirdiği kişiler tarafından yapılırdı. Bu kişiler Hristiyan halkın yaşadığı köy ve kasabaları dolaşarak 12-18 yaşları arasındaki güçlü kuvvetli, güler yüzlü, iyi huylu ve zeki görünüşlü çocukları padişah adına toplarlardı. Toplama işi belli kurallara göre yapılırdı. Bir aileden birden fazla, bir köy ya da kasabadan ise kırkta birden fazla sayıda çocuk alınmazdı. Tek çocuğu olan aileler devşirme işleminin dışında tutulur, ailesinin geçimini sağlayan çocuklara dokunulmazdı. Ayrıca Müslüman ve Yahudi ailelerin çocukları ile kimsesiz çocukların alınması da yasaktı.

Devşirilen çocuklar, devşirme memurları ve muhafızlar eşliğinde başkente getirilir ve burada törenle Müslümanlığı kabul ederlerdi. Bu çocukların en akıllı, seçkin ve yetenekli olanları sarayda yetiştirilerek padişahın hizmetinde görevlendirilmek üzere ayrılırdı. Kalanları ise geçici bir zaman için Anadolu’daki köylerde yaşayan ve çiftçilikle uğraşan Müslüman Türk ailelerine verilirdi. Çocuklar bu ailelerin yanında en az üç, en fazla sekiz sene kalır ve bu süre içinde Türkçeyi, İslamiyet’i, Türk gelenek ve göreneklerini öğrenirlerdi. Belli bir yaşa gelince de askerî eğitim almak üzere önce Acemi Ocağına gönderilirlerdi.

Devşirme Sistemi
Osmanlı devşirme sistemi bugün, küçük yaşlardaki çocukların ailelerinden alınmaları nedeniyle eleştirilebilir. Ancak o dönemde buna benzer sistemler değişik adlarla ve yöntemlerle başka devletler tarafından da uygulanıyordu. Diğer yandan Osmanlı Devleti’nin Kuruluş ve Yükselme Dönemleri’nde Balkanlardaki birçok aile gönüllü olarak çocuklarının devşirilmesini istiyordu. Hatta Müslüman oldukları için kendilerinden devşirme alınmayan Bosnalılar, padişahtan çocuklarının devşirme olarak alınmasını rica etmişlerdi. Çünkü devşirme olmak, Hristiyan halk için, yönetenler sınıfına girerek devlet içinde yükselmenin tek yoluydu.

Devşirmelerin Müslümanlığı kabul etme törenini gösteren bir minyatür (Arifî-Süleymannâme, 1558)

Osmanlı Devleti’nde devşirme işlemi yalnızca padişaha ait bir hak olarak kabul edilirdi. Paşaların ve beylerin kendi adlarına devşirme yapma hakları yoktu. Böylece doğrudan doğruya padişahın şahsına bağlı, iyi yetişmiş askerlerden oluşan devamlı bir ordu kurarak merkezî otoritenin güçlendirilmesi amaçlanmıştı.

Devşirme yöntemiyle elde edilen ve “kul” adı verilen askerlerin atları, silahları, zırhları ve giyim kuşamları devlet tarafından karşılanırdı. Kapıkulları askerlikten başka bir işle uğraşamaz ve emekli olmadan evlenemezlerdi. Bu askerler üç ayda bir “ulufe” denilen maaş alırlar ve kışlalarda oturarak sürekli biçimde savaşa hazır bulunurlardı. Padişah sefere çıktığında kapıkulu askerlerinin tamamı onunla birlikte sefere katılırdı. Barış zamanlarında ise kapıkullarının görevi sarayın ve İstanbul’un güvenliğini sağlamaktı. Kapıkulu askerleri “kapıkulu piyadeleri” ve “kapıkulu süvarileri” olmak üzere iki bölüme ayrılırdı.

Kapıkulu Piyadeleri

Kapıkulu piyadeleri kendi içinde Acemi Ocağı, Yeniçeri Ocağı, Cebeci Ocağı, Topçu Ocağı ve Top Arabacıları Ocağı adlarıyla çeşitli gruplara ayrılırlardı.

Acemi Ocağı: I. Murat Dönemi’nde Gelibolu’da kurulan Acemi Ocağının amacı, devşirilen ve Anadolu’daki Türk ailelerin yanında yetişen gençleri birer asker hâline getirmekti. Acemiler sekiz yıl boyunca bu ocakta askerlik eğitimi aldıktan sonra yeniçeri ağasının onayıyla Yeniçeri Ocağına kabul edilirlerdi. Acemilerin Yeniçeri Ocağına geçmesine “kapıya çıkma” denirdi.

Yeniçeri Ocağı: I. Murat tarafından Selçuklular ve Memluklular örnek alınarak kurulan Yeniçeri Ocağı doğrudan doğruya padişahın hizmetinde bulunan yaya birliklerinden oluşuyordu. Yeniçeriler, seferde ordunun merkezinde bulunur ve padişahı korurlardı. Barış zamanlarında ise başkentte asayişi sağlama, saray muhafızlığı veya sınır boylarındaki kaleleri bekleme gibi görevleri yerine getirirlerdi. Yeniçeriler üç ayda bir devletten maaş alır ve oda denilen kışlalarında barınırlardı.

Cebeci Ocağı: Yeniçerilerin kullandıkları ok, yay, kılıç, kalkan, zırh, gürz, tüfek, kazma, kürek, barut, kurşun gibi savaş araç gereçlerini tedarik etmekle görevli bir ocaktı. Cebeciler, silahları savaş öncesinde yeniçerilere dağıtır, savaş sonrasında ise tekrar toplayarak bozulanları onarır, eksilenleri tamamlar ve koruma altına alırlardı. Topçu Ocağı: Bu ocaktaki askerler top dökmek, top mermisi yapmak ve savaşlarda top atmakla görevliydi.

Kapıkulu Süvarileri

Kapıkulu süvarileri, rütbe ve maaş bakımından piyadelere göre daha yüksekte oldukları için genellikle Yeniçeri Ocağından terfi edenler arasından seçilirlerdi. I. Murat tarafından “sipah” ve “silahtar” adlarıyla iki bölük hâlinde kurulan bu ocağın askerleri savaşta padişahın otağını korumakla görevliydi.

c. Eyalet Askerleri

Osmanlı kara ordusunun nüfus bakımından en büyük bölümünü eyalet askerleri oluştururdu. Eyalet askerleri içindeki grupların en büyüğünü ise tımarlı sipahiler meydana getirirdi. Tımarlı sipahiler, tımar olarak bilinen Osmanlı toprak yönetim biçiminin doğal bir sonucuydu. Osmanlılar, Selçuklu ikta sistemini geliştirerek tımar adıyla uygulamış ve bu sistem sayesinde devrin en güçlü ordularından birini kurmuşlardı.

Osmanlı Devleti’nde ülke topraklarının büyük bölümü devlete aitti. Mirî arazi denilen bu topraklar dirlik adı verilen bölümlere ayrılırdı. Dirlikler üzerinde yaşayan çiftçiler, toprağı ekip biçer ve vergi öderlerdi. Tımar sistemine göre devlet, kendisine ait olan bu vergileri toplama hakkını hizmet karşılığında asker ve sivil görevlilerine bırakırdı. Dirlik sahibi denilen bu görevliler devletten maaş almazlar, topladıkları vergi gelirleriyle geçinirlerdi.

Tımar sisteminde dirlik sahibi topladığı vergi gelirlerinin kanunlarla belirlenmiş bölümünü kendisine ayırırdı. Kalan kısmıyla da cebelü denilen atlı askerler yetiştirir ve savaş zamanında bu askerlerin başında orduya katılırdı. Barış dönemlerinde ise bulunduğu bölgenin güvenliğini sağlardı. Osmanlı tımar sisteminde dirlikler gelirlerine göre has, zeamet ve tımar olarak üçe ayrılırdı.

Tımar sisteminde dirlik türleri

Tımar sistemi içinde yetiştirilen tımarlı sipahiler bölüklere ayrılırlardı. Her biri yüzer kişilik olan bu bölüklerin başında subaşı denilen bir komutan vardı. On bölükten oluşan tımarlı sipahi birliğinin başında ise bir alay beyi bulunurdu. Sefer zamanlarında alay beyleri tımarlı sipahilerinin başında kendi sancak beylerinin, sancak beyleri de bağlı bulundukları eyaleti yöneten beylerbeyinin kumandasında orduya katılırlardı. Tımarlı sipahiler savaş sırasında ordunun sağ ve sol kanatlarında bulunur, yanlardan gelebilecek saldırılara karşı merkezi korurlardı.

Savaş meydanlarındaki gayretleriyle Osmanlı Devleti’nin genişlemesine hizmet eden tımarlı sipahiler vergilerin düzenli biçimde toplanması ve ülke içinde güvenliğin sağlanmasına da önemli katkılarda bulunmuşlardır. Böylece Osmanlı Devleti tımar sistemi sayesinde hazineden harcama yapmadan her an savaşa hazır büyük bir ordu kurmuş ve merkezî otoritesini ülke geneline etkin bir şekilde yayma imkânına kavuşmuştur.

Tımar sisteminin bir diğer yararı, toprakların verimli biçimde işlenerek tahıl üretiminin kesintisiz olarak sürdürülmesi olmuştur. Çünkü tımar sisteminde çiftçiler topraklarını izinsiz olarak terk edemezlerdi. Ayrıca herhangi bir gerekçe göstermeden toprağını üç yıl üst üste ekmeyen çiftçiden toprağı geri alınırdı. Bu şartları yerine getiren bir çiftçi, toprağın kullanım hakkını ömür boyu elinde tutar ve miras bırakabilirdi.

Osmanlı Devleti tımar sistemindeki topraklardan alacağı vergileri belirlemek için gelişmiş bir kayıt sistemine ihtiyaç duymuş ve bu amaçla tahrir defterleri tutmuştur. Böylece her vilayetin vergi ödemekle yükümlü nüfusunu ve tahminî vergi gelirlerini kayıt altına almıştır. Bu özellikleriyle tahrir defterleri, Osmanlı tarihini inceleyen tarihçiler için birinci elden kaynaklardır.

Tımar sistemi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren idari, mali ve askerî düzenin temelini oluşturmuştur. Bu nedenle tımar sisteminin bozulmasıyla birlikte tarımsal üretim düşmüş, köyden kente göç hareketi başlamış ve ordudaki tımarlı sipahi sayısı azalmıştır.

Tımar sisteminde devletin vergi memuru konumundaki dirlik sahibine toprağın sahibi ne de halkın efendisi durumundaydı. Dirlik sahiplerinin yetkileri devletin koyduğu kanunlarla sınırlandırılmıştı. Bu nedenle kendilerine bırakılan toprakları satamaz, devredemez ve miras bırakamazlardı. Kanunlara aykırı davranmaları hâlinde de topraklarına devlet tarafından el konulabilirdi. Avrupa’da görülen feodalite yönetiminde ise kralların senyörlerin topraklarına el koyma hakkı yoktu. Senyörler toprakları üzerindeki halkı kendi koydukları kurallara göre yönetir, gerektiğinde yargılar ve cezalandırabilirlerdi. Oysa tımar sisteminde halk hürdü ve devletin kiracısı durumundaydı. Dirlik sahibinin kural koyma, yargılama ve cezalandırma gibi yetkileri yoktu. Bu yetkiler kesin olarak devlete aitti. Feodalite yönetiminde derebeyi denilen senyörler etrafı su dolu hendeklerle çevrili şatolarda yaşarlardı. Senyörler, yetiştirdikleri askerlere kendileri komuta eder, gerekirse onları krallarına karşı kullanabilirlerdi. Tımarlı sipahilerin yetiştirdikleri askerler ise Osmanlı ordusunun bir parçası sayılırdı.

Eyalet askerleri arasında tımarlı sipahiler dışında başka gruplar da vardı. Bunlardan yayalar ve müsellemler Orhan Bey Dönemi’nde kurulan ilk düzenli piyade ve süvari birlikleriydi. Başlangıçta muharip sınıflar olarak görev yapan yaya ve müsellem askerleri zamanla geri hizmet kıtaları hâline gelmişlerdi. Bunlar savaş zamanlarında yol açmak, siper kazmak, kaleleri tamir etmek ve ordunun ağırlıklarını nakletmek gibi hizmetleri yerine getirirlerdi. Eyalet askerlerinin bir diğer önemli parçası akıncılar idi. Akıncılar Osmanlı Devleti’nin hafif süvarileri olup başlarındaki akıncı komutanının emrinde uç boylarında
görev yaparlardı. Düşman ülkelerine akınlarda bulunmak, savaşılacak devletin topraklarında keşifler yaparak düşmanın durumunu öğrenmek, ordunun geçeceği yollar üzerinde köprüler kurmak ve geçitlerin güvenliğini sağlamak akıncıların görevleri arasındaydı. Akıncılar ayrıca, düşman ülkelerin içlerine kadar ilerler, oraları tahrip ederek karşı tarafın savaş gücünü kırmaya çalışırlardı.

Eyalet askerleri içindeki bir diğer grup ise kale kuvvetleriydi. Kale kuvvetleri büyük ölçüde azap denilen askerlerden oluşurdu. Güçlü kuvvetli ve bekâr erkekler arasından seçilen azaplar, ordunun en önünde bulunur ve düşmanın ilk hücumunu karşılarlardı. Osmanlı ordusunda, kapıkulu askerleri ve eyalet askerleri dışında, bağlı beyliklerin ve devletlerin gönderdiği yardımcı kuvvetler de görev yapardı.

Osmanlı ordusu genellikle yaz mevsimine doğru sefere çıkardı. Sefer güzergâhı güvenlik amacıyla önceden kontrol edilir, askerlerin ihtiyaçları ise yol üzerindeki yerleşim yerlerinden karşılanırdı. Bu iş belli bir düzen içinde yapılır; nerede konaklanılacağı, nerelerden neler alınacağı ve kimlerin hangi hizmetleri göreceği önceden planlanırdı. Böylece ordunun geçtiği yerlerde yaşayan halkın can ve mal güvenliği de korunmuş olurdu.

Kuruluş Dönemi’nde Osmanlı ordusunda genellikle kılıç, gürz, balta, hançer, mızrak, ok ve yay gibi hafif silahlar kullanılırken kale kuşatmalarında mancınık ve koç başından yararlanılırdı. 15. yüzyıldan itibaren ise top ve tüfek ordunun vazgeçilmez silahları arasına girmişti.

Bir Cevap Yaz.