Osmanlı Devlet Yönetimi Geniş Konu Anlatımlı

• http://www.topkapisarayi.gov.tr adresine girerek Topkapı Sarayı Müzesinde sanal gezi yapınız.
• Osmanlı yönetim anlayışına hâkim olan temel ilke ve esaslar neler olabilir?

1. OSMANLI DEVLET YÖNETİMİ

a. Merkez Yönetimi

Osmanlı Devleti’nde padişah payitaht adı verilen yönetim merkezinde otururdu. Burada bulunan saray, devletin merkez teşkilatının görev yaptığı yerdi. Padişah ve ailesi sarayda ikâmet ederdi. Başta Divan-ı Hümayun olmak üzere önemli devlet kurumları da sarayda bulunurdu.

Saray

İlk Osmanlı sarayları Bursa ve Edirne’de inşa edildi. Fetih’ten sonra ise Fatih tarafından İstanbul’da Topkapı Sarayı yaptırıldı. Topkapı Sarayı, Birun ve Enderun adları verilen iki ana bölümden oluşurdu.

Topkapı Sarayı

Birun: Biruna, Topkapı Sarayı’nın ana giriş kapısı olan Babüsselam’dan geçilerek girilirdi. Farsça “dış” anlamına gelen Birun, Kubbealtı denilen Divan-ı Hümayunun ve devlet işlerinin yürütüldüğü dairelerin bulunduğu geniş bir avlu şeklindeydi.

Birunda altı bölük halkı denilen kapıkulu sipahileri, topçular ve cebeciler ile egemenlik sembolleri olan bayraklar ve tuğlardan sorumlu emir-i alem görev yapardı. Ayrıca padişah dışarı çıktığında onun çevresinde yer alan müteferrikalar ve saraydaki atların bakımıyla ilgilenen mirahur ile kapıcılar kethüdası, bostancıbaşı ve çavuşbaşı gibi görevliler de buradaydı. Birunda ayrıca padişahın hocası, hekimbaşı, cerrahbaşı, darphane emini gibi sivil görevliler yer alırdı.

Enderun: Birunun sonunda bulunan ve Babüssaade denilen kapıdan Enderuna geçilirdi. Farsçada “iç” anlamına gelen Enderunda padişahların yabancı elçileri kabul ettiği Arz Odası ile Hazine-i Hümayun ve Enderun Mektebi bulunurdu. Enderun halkı, devşirme yöntemiyle yetiştirilen gençlerden oluşuyordu. Özel olarak seçilen ve eğitilen bu gençler yeteneklerine göre padişahın kişisel hizmetlerini görmek üzere Enderundaki odalara terfi ettirilirlerdi. Bu odalar Has Oda, Hazine Odası, Büyük Oda, Küçük Oda, Kiler Odası, Seferli Odası ve Doğancılar Odası isimlerini taşırdı.

Harem: Enderunun önemli bölümlerden biri de Harem idi. Haremde padişahın, ailesinin ve saray kadınlarının günlük hayatlarını geçirdiği mekânlar bulunurdu. Buradaki kadınlar arasında Enderundaki gibi sıkı bir düzen ve disiplin vardı. Saraya alınan kızlar harem ağalarının kontrolü altında kalfa denilen kadın hocalar tarafından eğitilirlerdi.

Padişah

Osmanlı Devleti’nde önceki Türk devletlerinde olduğu gibi hükümdarın, ülkeyi yönetme hakkını doğrudan doğruya Tanrı’dan aldığına inanılırdı. Türkler kut olarak adlandırdıkları bu tanrısal gücün bir kişiye değil, bir aileye verildiğini kabul ederlerdi. Bu nedenle hanedan adı verilen o ailedeki erkek üyelerin hepsinin de hükümdarlığa hakkı vardı. Ancak hanedandan kimin tahta geçeceği konusunda yerleşmiş bir uygulama yoktu. Osmanlıların Kuruluş ve Yükseliş Dönemleri’nde de padişah olacak kişi çoğu zaman taht kavgaları sonucunda belirleniyordu. Tahtın diğer adaylarına üstünlüğünü kabul ettiren şehzade sarayda yapılan cülus töreni ile padişahlığa hak kazanıyordu. Fatih’ten itibaren padişahlar İstanbul’daki Eyüp Sultan Türbesi’nde kılıç kuşanarak görevlerine başlarlardı. Osmanlı Devleti’nde bütün yetkiler memleketin sahibi sayılan padişahta toplanırdı. Padişah, devlet görevlileri ve halk üzerinde mutlak iktidara sahipti. Padişahın “Buyurdum ki. . .” sözüyle başlayan ve tuğrasını taşıyan bütün fermanları kanun niteliğinde olup tartışılmadan yerine getirilirdi. Ancak o, bu yetkilerini keyfî biçimde kullanamazdı. Padişah devleti yönetirken geleneklere ve kanunlara uymak zorundaydı. Diğer yandan devletin her işleminin İslam hukukuna uygun olmasını da gözetmesi gerekiyordu.

Padişah ülke topraklarını genişletmek, halkın refahını arttırmak, adaleti sağlamak, devleti iç ve dış tehlikelere karşı korumakla görevliydi. İslam hukuku ve Türk töresine göre bir padişahın en önemli sorumluluğu adil olma idi. Bu durum, devletin kuruluş günlerinde Derviş Sarı Saltuk’un Osman Gazi’ye verdiği “Adil ol, yan tutma; yoksulun ahını alma, uyruklarına kötü davranma.” şeklindeki öğütte de görülmektedir.

Divan-ı Hümayun

Osmanlı Devleti’nde Orhan Bey Dönemi’nde kurulan Divanın bir karar organı olarak gelişimini tamamlayarak klasik şeklini alması Fatih Dönemi’nde gerçekleşti. 15. yüzyıl ortalarına kadar Divana padişahlar başkanlık ederken Fatih Dönemi’nden itibaren bu görev veziriazama bırakıldı. İlk zamanlarda her gün yapılan Divan toplantıları 16. yüzyıldan itibaren önce haftada dörde, ardından ikiye, daha sonra da bire indirildi.

Divan toplantıları sabahın erken saatlerinde başlar ve öğleye kadar devam ederdi. Topkapı Sarayı’ndaki Kubbealtı denilen yerde yapılan Divan toplantılarında devletin siyasi, idari, mali, askerî, örfi, şeri ve adli işleri görüşülürdü. Ayrıca halkın şikâyetleri dinlenir ve önemli davalar burada görüşülüp karara bağlanırdı. Divana hangi dinî inançtan, hangi cinsten veya hangi rütbeden olursa olsun herkes girip şikâyetini bizzat kendisi iletebilirdi.

Divanda alınan kararlar kanun sayılırdı. Böylece Osmanlı Divan-ı Hümayunu yasama, yürütme ve yargı yetkilerini kullanarak padişah adına ülkeyi yönetirdi. Divan kararları defterlere kaydedilir ve veziriazamda bulunan padişahın mührüyle mühürlenerek defterhanede saklanırdı. Divan toplantılarının ardından toplantıya katılan üyeler padişahın huzuruna çıkarak kendi alanlarıyla ilgili işler hakkında bilgi verirlerdi.

Veziriazam olağan Divan toplantılarından başka haftanın her günü ikindi vakti kendi konağında ayrı bir divan kurardı. İkindi Divanı denilen bu Divanda veziriazam hükûmet işleriyle ilgilenir ve halkın istek ve şikâyetlerini dinlerdi. Diğer Divan üyeleri de kendi konaklarında yetki alanlarına giren işleri görmeye devam ederlerdi. Savaş ilanı veya ülke güvenliğini tehdit eden hâllerde ise padişahın başkanlığında Divan üyelerinin yanı sıra önde gelen olağanüstü bir kurul toplanırdı. Padişah dışında Divana katılanların ayakta durarak karar alması nedeniyle bu tür toplantılara Ayak Divanı denirdi.

Divan üyeleri kendi alanlarında ülkedeki en yetkili devlet görevlileriydi. Ayrıca merkez ve taşra teşkilatında onların emirlerini yerine getiren çok sayıda görevli vardı. Osmanlılarda Divan üyelerini de içine alan bu yönetici zümreye askerîler denirdi. Askerîler kendi içinde seyfiye, ilmiye ve kalemiye olmak üzere üçe ayrılırdı.

Seyfiye (Askerî Bürokrasi)

Ehl-i örf veya ümera olarak da bilinen seyfiye, devletin yürütme gücünü kullanan görevlilerden oluşurdu. Seyfiye sınıfı üyelerinin yönetim ve askerlikle ilgili yetki ve sorumlulukları vardı.

Seyfiyenin Divan-ı Hümayundaki başta gelen temsilcisi veziriazam idi. Yönetim görevinin başında bulunan veziriazam, padişahın mutlak vekiliydi. Bu nedenle bütün memurlar ve halk üzerinde emir verme yetkisine sahipti. Devlet işleriyle ilgili kararlar alıp bunları uygulamak, memurları atamak, görevden almak veya terfi ettirmek, halkın şikâyetlerini dinlemek ve mahkemelerde verilen hükümlerin yerine getirilmesini sağlamak onun sorumluluğundaydı. Eyaletleri yöneten beylerbeyleri ile sancakları yöneten sancak beyleri de seyfiyenin üyeleriydi. Bu görevliler bulundukları yerlerde buyrukları altındaki diğer görevlilerle birlikte merkezden gelen emirleri uygularlardı. Böylece veziriazamdan tımarlı sipahiye kadar seyfiyeyi oluşturanlar halkın güven ve refah içinde yaşaması için çalışırlardı. Yönetim dışında askerlik görevi de bulunan seyfiye ülkenin iç ve dış güvenliğinin sağlanmasından sorumluydu. Bu nedenle başta yeniçeri ağası ve kaptan-ı derya gibi Divan üyeleri olmak üzere Osmanlı ordusunu oluşturan unsurların tamamı seyfiyenin içinde yer alıyordu.

İlmiye (Din, Eğitim ve Hukuk Bürokrasisi)

Osmanlı Devleti’ndeki yönetici sınıflardan biri de din, eğitim ve adalet işlerini yürüten ilmiye idi. İlmiyenin Divandaki temsilcileri Anadolu ve Rumeli kazaskerleri ile şeyhülislamdı.

İlmiyenin adalet ile ilgili işlerinin başında kazaskerler bulunurdu. Kazaskerler Divana gelen davaları dinler ve karara bağlarlardı. Şehir ve kasabalarda ise yargı ve adaletle ilgili görevleri kazaskerler adına kadılar yerine getirirdi. Kadıların atanması, denetlenmesi ve terfileri bağlı bulundukları kazasker tarafından yapılırdı.

Yargının yanı sıra ülkedeki eğitim öğretim hizmetlerinin yerine getirilmesi de kazaskerlerin sorumluluğundaydı. Bu nedenle kadılar gibi medreselerde ders veren müderrisler de kazaskerler tarafından tayin edilirdi.

İlmiyenin yetki ve görev alanına giren konulardan biri de fetva vermek idi. Bu yetki Osmanlı Devleti’nde ilmiye sınıfının başı olarak kabul edilen şeyhülislam tarafından kullanılırdı. Şeyhülislam çeşitli konularla ilgili olarak halktan gelen soruları İslamiyet’e uygunluğunu değerlendirerek cevaplandırırdı. Padişahlar da kararlarını uygulamadan önce şeyhülislamdan fetva isterlerdi.

Kalemiye (Sivil Bürokrasi)

Osmanlı Devleti’nde mülki ve mali işler kalemiye sınıfı üyeleri tarafından yerine getirilirdi. Kalemiyenin Divandaki temsilcileri Anadolu ve Rumeli defterdarları ile nişancı idi. Ayrıca başta reisü’l-küttap olmak üzere Divan toplantılarının bürokratik işlemlerini yürüten kâtipler ile ülke genelindeki her türlü yazışma işlerini yerine getiren memurlar da kalemiye sınıfına dâhildi.

Kalemiyenin maliye ile ilgili görevleri defterdarlar tarafından yerine getirilirdi. Rumeli defterdarı başdefterdar olup devletin yıllık bütçesini hazırlardı. Ayrıca hazineyi ilgilendiren konularda hüküm yazma yetkisini elinde bulundururdu. Kalemiyenin diğer temsilcisi olan nişancı devlet bürokrasisinin başıydı. Nişancı, padişah adına yazılan fermanlara, beratlara ve mektuplara padişahın tuğrasını çekerdi. Ayrıca devlete ait arazilere ilişkin bilgilerin yer aldığı tahrir defterlerinin tutulması ve Divan görüşmelerinin kayıtlara geçirilmesi de onun görevleri arasındaydı. Nişancı bütün bu iş ve işlemleri kalem denilen bürolarda çalışan kâtipler ve onların başındaki reisü’l-küttap aracılığıyla yerine getirirdi.

Osmanlı Devleti’nde yönetenlerin seyfiye, ilmiye ve kalemiye adı altında sınıflara ayrılmasının nedenleri neler olabilir?

Aşağıda Topkapı Sarayı’nda bulunan Divan-ı Hümayunun anlatıldığı bir metin görüyorsunuz. Metinde anlatılanlardan ve buraya kadar öğrendiklerinizden yola çıkarak 16. yüzyılda Osmanlı Divan-ı Hümayun toplantısı ile ilgili bir oyun senaryosu yazınız. Çalışmanızı gruplar hâlinde yapınız ve yazdığınız senaryoyu sınıfınızda canlandırınız.

Divan-ı Hümayun

İlk divanhane Fatih Sultan Mehmet Dönemi’nde yapılmış ahşap bir yapıdır. Divan-ı Hümayun üyeleri haftanın dört günü toplanırdı. Divan üyeleri olan sadrazam, kubbealtı vezirleri, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri devlet işlerini görüşüp padişaha arz etmek üzere karar alır, davalara bakarlardı. İhtiyaç duyulması hâlinde şeyhülislam da toplantılara davet edilirdi. Divan-ı Hümayunun diğer görevlileri; nişancı, defterdar, reisülküttap, tezkireciler ve kâtiplerdi. Bu toplantılarda devletin siyasi, idari, mali, örfi işleri ile halkın önemli davaları görüşülürdü. Ayrıca sadrazamın elçi kabulleri ve padişah kızlarının nikâhları da burada yapılırdı. Osmanlı padişahları Kubbealtı’nda yapılan toplantılara katılmazlardı. Çoğu kez Adalet Kulesi’ndeki bir odanın Kubbealtı’nı gören kafesli penceresinin arkasından toplantıları izlerler, yanlış bir karar alındığında pencerenin perdesini kapatarak toplantıya son verirlerdi. Bunun üzerine sadrazam ve vezirler Arz Odası’na geçerek konuyu görüşmek üzere padişahın huzuruna çıkarlardı.

Kubbealtı, devletin adaletini simgeleyen pek çok sembolik ögeye sahiptir. Mekânın yaldızlı şebekelerle dışa açık ve görünür olması, burada alınan kararların hiçbir gizliliğinin olmadığı anlamına gelirdi. Padişahın toplantıları izlediği kafesli pencere, onun tebaasına karşı hiçbir adaletsizliğin yapılmasına izin vermeyeceğini simgeler.

İstanbul’un Yönetimi

Osmanlı Devleti’nin başkenti olması nedeniyle İstanbul’un özel bir yönetimi vardı. Şehrin yönetimindeki en yetkili kişi, Fatih tarafından kurulan İstanbul Mahkemesinin başındaki İstanbul kadısıydı. Taht kadısı da denilen İstanbul kadısı bir yıllığına seçilirdi. Taht kadısı şehirdeki davalara bakmanın yanı sıra hükûmet emirlerinin uygulanmasını sağlardı. Ayrıca kendisine bağlı şehremini ve mimarbaşı gibi görevliler aracılığıyla İstanbul’da belediye hizmetlerinin yerine getirilmesini gözetirdi. İstanbul’daki zanaat ve ticaret hayatını düzenleme ve denetleme yetkisi muhtesibe verilmişti. Taht kadısına bağlı bir memur olan muhtesip, pazarları denetler ve vergileri toplardı. Malların fiyatı, kalitesi ve kâr oranları ile ilgili kuralları uygulamak da onun görevleri arasındaydı.

İstanbul’un güvenliğinden genel olarak yeniçeri ağası sorumluydu. Şehrin düzenini bozan ve suç işleyen yeniçeriler muhzır ağa tarafından denetlenirdi. Sivil halk arasında güvenliği gündüzleri subaşı, geceleri ise asesbaşı komutasındaki kolluk güçleri sağlardı.

b. Taşra ve Eyalet Yönetimi

Osmanlı Devleti’nde başkent İstanbul dışında kalan tüm ülke topraklarına taşra adı veriliyordu. Taşra yönetimi genel olarak tımar sistemi etrafında şekillenmişti. Tımar sistemi, ülke topraklarından elde edilecek yıllık vergi gelirinin tamamının veya bir kısmının belli hizmetler karşılığında kişilere bırakılması esasına dayanıyordu. Tımar sisteminde mülkiyeti devlete ait olan arazi parçalarının her biri dirlik olarak adlandırılırdı. Dirlikler başlangıçta has ve tımar olarak ikiye ayrılmıştı. I. Murat Dönemi’nde zeametin de katılmasıyla dirlik türlerinin sayısı üçe çıkmıştı.

Dirlikler savaşta yararlılık gösteren askerlere ve devletin çeşitli kademelerinde görev yapan memurlara verilirdi. Tımarlı sipahi adıyla anılan bu kişiler, kendilerine verilen dirlik toprakları üzerinde yaşayan halkın devlete ödemesi gereken vergileri toplarlardı. Vergilerin belli bir bölümünü hizmetlerinin karşılığı olarak “kılıç hakkı” adıyla kendilerine ayırırlardı. Kalan bölümüyle de cebelü denilen atlı askerler yetiştirir ve onların başında sefere katılırlardı.

Tımar sisteminin Osmanlı Devleti’ne sağladığı önemli yararlar vardı. Devlet, bu sistem sayesinde, her an savaşa hazır tam donanımlı süvarilerden oluşan büyük bir orduyu elinin altında bulunduruyordu. Bu birlikler barış zamanında da ülkenin her köşesinde devlet otoritesinin ve asayişin devamlılığını sağlıyordu. Öte yandan devlet, merkezden tahsil edilmesi oldukça zor olan bazı vergileri tımarlı sipahiler aracılığıyla kolayca toplayabiliyordu.

Kaza

Osmanlı taşra teşkilatı içinde yer alan başlıca yönetim birimleri kaza, sancak ve eyalet idi. Kazaların başında kadılar bulunurdu. İlmiye sınıfının bir üyesi olan kadıların geniş yetkileri vardı. Kadı, bulunduğu kazada devletin şeri ve örfi kanunlarını uygular, merkezden gelen emirleri yerine getirirdi. Bir yargıç olarak insanlar arasındaki anlaşmazlıkları mahkemelerde çözüme kavuştururdu. Ayrıca kazadaki devlet görevlilerinin bütün uygulamalarını yargı denetiminden geçirirdi.

Kadı (Resim 2.3) yargılama yapmanın dışında nikâhlanma, vakıf kurma, kiralama, vekâlet verme, alım satım gibi işlemleri onaylar ve kayıtlara geçirerek resmîleştirirdi. Diğer yandan halkın dilek ve şikâyetlerini Divan-ı Hümayuna iletirdi. Kadı aynı zamanda kazasındaki belediye hizmetlerini de yerine getirirdi. Ticaret işlerini denetler, günlük hayatın sorunsuz şekilde yürümesini gözetirdi. Kazada merkezî otoritenin devamı ve asayişin sağlanmasından sorumlu subaşı ve asesbaşı gibi zabıta kuvvetlerinin başındaki görevliler de kadıya bağlıydı. Kadı kendi bölgesindeki vergilerin toplanmasında da yetki sahibiydi. Kazalara bağlı nahiyelerde bütün bu görevler kadının atadığı naip tarafından yerine getirilirdi. Osmanlı taşra teşkilatında kadıya, sancak beyine ve beylerbeyine bağlı olarak çalışan görevliler vardı. Bunlar askerî, idari ve hukuki işlerin yerine getirilmesinde bağlı bulundukları yöneticiye yardımcı olurlardı. Hizmetleri karşılığında kanunla belirlenmiş vergi ve harçları
toplayan bu görevlilerin başlıcaları; kapan, beytülmal, gümrük ve bac eminleri ile muhtesip idi.

Muhtesip, belediye hizmetlerini görür, çarşı ve pazarda esnaf ve zanaatkârları denetleyerek ticaret hayatının düzenli biçimde yürümesini sağlardı. Bu amaçla, kurallara uygun üretim yapılmasını gözetir, malların fiyatlarını belirlerdi. Üretim kurallarına ve fiyat sınırlamalarına uymayanları kadı önüne çıkarırdı. Kapan emini, kapan denilen toptancı pazarlarında düzeni sağlamakla görevliydi. Kapanlar kent veya kasabalarda çevreden gelen hububat, meyve, sebze, balık gibi ürünlerin toplandığı ve büyük tartıların bulunduğu pazar yerleriydi. Kapan emini buraya gelen malları vergilendirir ve bunları perakendeci esnafına adil bir şekilde dağıtarak karaborsayı engellerdi. Beytülmal emini bulunduğu yerde devlet hazinesinin haklarını korumakla görevliydi. Gümrük ve bac eminleri esnaf ve zanaatkârların ödemeleri gereken vergileri toplarlardı.

Osmanlı kent ve kasabaları mahalle denilen yerleşim alanlarının bir araya gelmesiyle oluşmuştu. Mahallelerde devleti imam, papaz ya da haham gibi din adamları temsil ederdi. Bunlar merkezden gelen emirleri halka duyurur, şikâyetleri gerekli yerlere iletirlerdi. Ayrıca din adamlarının mahallede yaşayanların kaydının tutulması ve ölen kişilerin mirasının paylaştırılması gibi görevleri de vardı. Mahalle halkı içinden seçilen yiğitbaşı ise güvenliği sağlamakla görevliydi.

Kazalara bağlı olan köyler, Osmanlı Devleti’ndeki en küçük yerleşim birimleriydi. Köyleri “ihtiyar heyeti” ve bu heyetin başında bulunan “köy kethüdası” yönetirdi. Kethüda hükûmetin köydeki temsilcisi olup köy halkı ile devlet arasındaki ilişkileri yürütürdü. Köyde asayiş mahallelerde olduğu gibi yiğitbaşı tarafından sağlanırdı. Adalet işleri ise köyün bağlı olduğu sancağı yöneten kadının naibi tarafından yürütülürdü.

Sancak

Osmanlı Devleti’nde kazaların bağlı olduğu yönetim birimlerine sancak adı verilirdi. Sancaklar sancak beyi tarafından kanun ve nizamlara uygun olarak yönetilirdi. Sancak beyi sancağındaki tımarlı sipahileri yanına alarak bağlı bulunduğu beylerbeyinin komutasında orduya katılırdı. Ayrıca sancakta asayişi sağlar, suçlularla mücadele eder ve devlet adına bazı vergileri toplardı. Bunlara ek olarak özellikle sınır boylarındaki sancak beylerinin komşu devletlerle ilişkilerin antlaşmalara uygun şekilde yürütülmesini sağlama görevi vardı.

Eyalet

Eyalet, sancakların birleşmesiyle meydana gelen en büyük yönetim birimiydi. Eyaletler beylerbeyi tarafından idare edilirdi. Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında Anadolu ve Rumeli olmak üzere iki beylerbeyliği vardı. Ülke topraklarının genişlemesiyle birlikte beylerbeyliklerinin sayısı da arttı. Beylerbeyi, bulunduğu eyalet merkezi konumundaki paşa sancağında otururdu. Beylerbeyi kendi bölgesinde padişahı temsil etmek, divanında halkın sorunlarını çözmek, güvenliği sağlamak ve tımar dağıtımı ile ilgili işleri yürütmekle görevliydi. Ayrıca savaş zamanında kendisine bağlı sancak beyleri ve tımarlı sipahilerin başında orduya katılmakla yükümlüydü.

Salyanesiz (yıllıksız) Eyaletler: Osmanlı eyaletlerinin bir bölümünde tımar sistemi uygulanırdı. Salyanesiz eyaletler adı verilen bu eyaletlerdeki görevlilere hizmetleri karşılığında dirlik verilirdi. Rumeli, Budin, Bosna, Anadolu, Karaman, Sivas, Erzurum, Diyarbakır, Musul, Halep, Şam ve Trablusşam salyanesiz eyaletlerdendi. Salyaneli (yıllıklı) Eyaletler: Osmanlı eyaletlerinin bazılarında ise iltizam sistemi uygulanırdı. Salyaneli eyaletler adıyla anılan bu eyaletlerin yıllık gelirleri mültezimler tarafından toplanırdı. Elde edilen gelirin bir bölümüyle eyaletteki devlet görevlilerinin maaşları ödenir, kalan bölümü hazineye gönderilirdi. Mısır, Habeş, Bağdat, Basra, Yemen, Trablusgarp, Tunus ve Cezayir salyaneli eyaletler arasındaydı.

Osmanlı Devleti, eyaletleri salyaneli ve salyanesiz şeklinde sınıflandırırken hangi ölçütleri göz önünde bulundurmuş olabilir?

Özel Yönetimi Olan Eyaletler: Salyaneli ve salyanesiz eyaletlerin dışında Osmanlı Devleti’nde özel yönetimi olan eyaletler de vardı. İç işlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlı Devleti’ne bağlı bu eyaletlerin yöneticileri padişah tarafından atanırdı. Hicaz, Kırım, Erdel, Eflâk ve Boğdan özel yönetimi olan eyaletlerdendi. Bu eyaletler devlete yıllık vergi öder ve savaşlarda Osmanlı ordusuna asker gönderirdi. Yalnız Hicaz eyaleti, kutsal toprakların bulunduğu bir yer olmasından dolayı bu yükümlülüklerden muaf tutulurdu.

Osmanlı taşra teşkilatı ile günümüz taşra teşkilatı arasındaki benzerlik ve farklılıklar nelerdir?

Bir Cevap Yaz.