Ankara Savaşından Sonra Anadolu’da ve Balkanlarda Hakimiyetin Sağlanması Nasıl Olmuştur?

6. ANADOLU’DA VE BALKANLARDA SARSILAN HÂKİMİYETİN YENİDEN KURULMASI

a. Anadolu’daki Gelişmeler

Osmanlı Devleti, Ankara Savaşı’ndan sonra Anadolu’daki topraklarının büyük bölümünü kaybetmişti. Mehmet Çelebi, kaybedilen yerleri geri almak ve bozulan Anadolu Türk siyasi birliğini yeniden kurmak istiyordu. Bu amaçla Anadolu Seferi’ne
çıkarak Batı Anadolu’daki Saruhanoğulları, Aydınoğulları ve Menteşeoğulları Beyliklerini yeniden Osmanlı Devleti’ne bağladı. Daha sonra da sınırlarını Bursa’ya kadar genişletmiş olan Karamanoğullarından Konya’yı aldı. Karamanoğlu beyinin af dilemesi üzerine yapılan antlaşmayla Konya Karamanoğullarına bırakıldı. Beypazarı, Sivrihisar, Akşehir, Yalvaç, Beyşehir ve Seydişehir ise Osmanlılarda kaldı.

Mehmet Çelebi’yi Divan üyeleriyle gösteren bir minyatür.

Mehmet Çelebi bir yandan Anadolu’da siyasi birliği kurmaya çalışırken diğer yandan kardeşi Mustafa Çelebi’nin isyanını bastırmaya çalıştı. Timur’un Anadolu’dan ayrılırken yanında götürdüğü Mustafa Çelebi, onun ölümünden sonra serbest kalarak Anadolu’ya gelmişti. Padişahlığın kendi hakkı olduğunu iddia eden bu şehzade Bizans’ın da yardımıyla taht mücadelesine başladı. Ancak üzerine gönderilen kuvvetler karşısında tutunamadı ve Bizans’a sığınmak zorunda kaldı.

Mehmet Çelebi Dönemi’nin önemli olaylarından biri de Şeyh Bedrettin İsyanı’dır. Musa Çelebi’nin kazaskerliğini yapmış olan Şeyh Bedrettin, Osmanlı Devleti’ndeki yerleşik İslam anlayışına uymayan kendine özgü fikirleriyle ortaya çıktı. Göz hapsinde tutulduğu İznik’ten ayrılan ve gizlice Eflâk’a geçen Şeyh Bedrettin, buradan Osmanlı topraklarına girerek halkı kendisine katılmaya çağırdı. Bu arada müritleri de İzmir ve Manisa yöresinde büyük bir isyan başlattı. Mehmet Çelebi önce Anadolu’daki isyanı bastırdı. Ardından Rumeli’de faaliyet gösteren Şeyh Bedrettin’i yakalattı. Şeyh Bedrettin’in yargılanarak Serez’de idam edilmesiyle de ayaklanma sona erdi.

Mehmet Çelebi 1421’de ölünce yerine oğlu II. Murat geçti. II. Murat, saltanatının ilk günlerinde taht üzerinde hak iddiasını sürdüren amcası Mustafa Çelebi’nin isyanını bastırdı. 1422 yılında ise Osmanlı Devleti’ne karşı zararlı faaliyetlerine devam eden Bizans üzerine yürüyerek İstanbul’u kuşattı. Ancak kardeşi şehzade Mustafa’nın isyanı nedeniyle kuşatmayı yarıda kesmek zorunda kaldı. II. Murat bazı Anadolu beyliklerinin de desteğini almış olan kardeşinin isyanını bastırdıktan sonra ona yardım eden beylikler üzerine sefere çıktı. Candaroğulları ve Karamanoğullarını yeniden itaat altına aldı. Aydınoğulları ve Menteşeoğulları Beylikleri’nin topraklarını ise doğrudan Osmanlı ülkesine kattı. Bu arada Germiyanoğlu Yakup Bey’in ölümü üzerine beyliğinin toprakları, vasiyeti gereği, Osmanlılara katıldı. Böylece Ankara Savaşı’ndan sonra bozulan Anadolu Türk siyasi birliği büyük ölçüde yeniden kuruldu.

Germiyanoğlu Yakup Bey’in, topraklarını başka bir devlete değil de Osmanlı Devleti’ne bırakmasının nedeni ne olabilir?

b. Balkanlardaki Gelişmeler

Ankara Savaşı’ndan sonra batıda önemli bir toprak kaybı ile karşılaşmamakla birlikte Osmanlı Devleti’nin Bizans ve Balkan devletleri üzerindeki otoritesi sarsıntıya uğramıştı. Bu nedenle Mehmet Çelebi tahttaki yerini sağlamlaştırdıktan ve Anadolu beyliklerini kendisine bağladıktan sonra Balkanlardaki durumunu güçlendirmek için harekete geçti. Mehmet Çelebi, ilk önce Arnavutluk topraklarına girerek Akçahisar ve Avlonya’yı aldı. Ardından da bir süredir vergisini ödemeyen Eflâk Prensi Mirçe’nin üzerine yürüdü. Dobruca bölgesini ve Tuna kıyısındaki Yergöğü Kalesi’ni ele geçirerek Eflâk Beyliği’ni yeniden vergiye bağladı.

Mehmet Çelebi batıdaki mücadelesini denizlerde de sürdürdü. Çalı Bey komutasındaki donanmayı, Ege Denizi’ndeki Osmanlı ticaret gemilerine saldıran Venedikliler üzerine gönderdi. İki tarafın donanmaları 1416 yılında Gelibolu açıklarında karşılaştı. Osmanlı donanması henüz kuruluş aşamasında olduğu için denizlerde güçlü bir devlet olan Venedik karşısında başarı gösteremedi. Bu savaş Osmanlıların ilk önemli deniz savaşı olarak tarihe geçti.

Balkanlarda Osmanlı egemenliğini pekiştirme çabaları II. Murat Dönemi’nde de devam etti. II. Murat (Resim 1.8) önce Bizans’ın, ardından da Venediklilerin eline geçmiş olan Selânik, Yanya ve Serez’i geri aldı. Arnavutluk, Eflâk ve Sırbistan üzerindeki hâkimiyetini güçlendirdi. Bosna Kralı, Mora despotu ve Bizans imparatorunu vergiye bağladı. Ayrıca Venedik’i, Balkanlarda elinde tuttuğu yerler için Osmanlı Devleti’ne vergi ödemeye mecbur bıraktı.

II. Murat, Macar Kralı’nın Eflâk, Sırbistan, Bosna ve Bulgaristan üzerinde hak iddia ettiğini görünce yeniden harekete geçti. Ancak Macar Kralı’nın karşısına çıkmaması üzerine Edirne’ye döndü. Diğer yandan Macarlarla birlikte hareket eden Sırpların elinden başkent Semendire’yi alarak Sırbistan’ı doğrudan Osmanlı Devleti’ne bağladı. Böylece batıda Yıldırım Bayezit Dönemi’ndeki sınırlara ulaşarak Balkanlardaki Osmanlı hâkimiyetini güçlendirdi.

c. Edirne-Segedin Antlaşması (1444)

Sırbistan’ın alınmasından sonra Osmanlılar Macaristan üzerine akınlarını arttırdılar. Bu akınlardan birinde Macaristan’a bağlı Erdel topraklarına giren Osmanlı akıncıları, Erdel Beyi Hünyadi Yanoş (Jan Hunyad) tarafından yenilgiye uğratıldılar. Yanoş’un Osmanlı kuvvetlerine karşı peş peşe kazandığı başarılar, Türkleri Balkanlardan çıkarmak isteyen Avrupalıları yeniden cesaretlendirdi. Bunun üzerine Macar Kralı Ladislas’ın komuta ettiği büyük bir Haçlı ordusu 1443 yılı sonbaharında Tuna’yı geçerek Sırbistan’a girdi. Niş ve Sofya’yı ele geçiren Haçlılar Filibe’ye kadar ilerlediler. Diğer yandan Haçlılarla ittifak yapan Karamanoğulları da saldırıya geçince iki ateş arasında kalan Osmanlılar barış istediler. Ardından da Macarlarla ilk Osmanlı-Haçlı barış antlaşması olan Edirne-Segedin Antlaşması’nı imzaladılar.

Edirne-Segedin Antlaşması’na göre Tuna Nehri sınır olacak ve taraflar on yıl boyunca birbirleriyle savaşmayacaktı. Bu antlaşmayla Sırbistan, Osmanlı Devleti’ne vergi veren bağımsız bir krallık hâline gelecekti. Eflâk ise Macaristan’ın himayesine girmekle birlikte Osmanlılara vergi ödemeye devam edecekti.

Osmanlı Devleti’nin Haçlılarla ilk barış antlaşmasını 1444 yılında yapmış olmasına bakarak devletin Kuruluş Dönemi’ndeki siyasi ve askerî durumu hakkında hangi çıkarımlarda bulunabilirsiniz?

ç. Varna Savaşı (1444)

II. Murat, Balkanlarda barışı sağladıktan sonra Anadolu Seferi’ne çıkarak Karamanoğullarını bir kez daha itaat altına aldı. Sefer dönüşünde de Edirne-Segedin Antlaşması’nın on yıllığına imzalanmış olmasına güvenerek başkenti Edirne’ye gitmek yerine Bursa’da dinlenmeye çekildi. Osmanlı tahtını ise küçük yaştaki oğlu II. Mehmet’e bıraktı. II. Mehmet’in küçük yaşta olmasından yararlanmak isteyen Macarlar ve müttefikleri Edirne-Segedin Antlaşması’nı bozarak yeni bir Haçlı seferi düzenlediler. Macar Kralı Ladislas ve Erdel Voyvodası Hünyadi Yanoş’un komutasındaki Haçlılar, Bulgaristan’ın kuzeyini işgal ederek Karadeniz kıyısındaki Varna’ya geldiler. Bu gelişmeler karşısında II. Mehmet, devlet adamlarının da tavsiyeleriyle Bursa’da bulunan babasını ordunun başına çağırdı.

Oğlunun yardım isteği üzerine Rumeli’ye geçen II. Murat, Anadolu’dan getirdiği kuvvetlerini Edirne’deki asıl Osmanlı ordusuyla birleştirerek Varna’ya doğru hareket etti. 1444’te Varna’da yapılan savaş Türklerin kesin zaferi ile sonuçlandı. Haçlıların büyük kayıplar verdiği bu savaşta hayatını kaybedenler arasında Kral Ladislas da vardı. Varna Zaferi ile Osmanlı Devleti, Balkanlarda bir süreden beri zayıflamış olan hâkimiyetini yeniden sağlamlaştırdı.

d. İkinci Kosova Savaşı (1448)

II. Murat, Varna Zaferi’nden sonra devlet yönetimini bir kez daha oğlu II. Mehmet’e bırakarak Manisa’ya çekildi. Ancak genç padişahın içeride ve dışarıda önemli tehlikelerle karşı karşıya bulunduğunu görünce 1446’da yeniden devletin başına geçti. II. Murat, Hünyadi Yanoş komutasındaki yeni bir Haçlı ordusunun Osmanlı sınırını geçmesi üzerine Haçlıları Kosova’da karşıladı.

Osmanlı ordusu Kosova Meydanı’nda yapılan ve üç gün süren savaşta Haçlı ordusunu bir kez daha ağır bir bozguna uğrattı. II. Kosova Zaferi Osmanlıların kazandığı en büyük meydan muharebelerinden biridir. Bu zaferle birlikte Osmanlıların Balkanlardaki hâkimiyeti kesinleşti. Diğer yandan o güne kadar Haçlılar karşısında genellikle savunma durumunda kalmış olan Osmanlı Devleti taarruz üstünlüğünü ele geçirerek batıya doğru ilerleyişini hızlandırdı.

Osmanlı Devleti: Adaletin ve Hoşgörünün Kalesi

Dünya devletleri arasında çok uluslu, çok dilli ve çok dinli bir devlet olma özelliği ile dikkat çeken Osmanlı Devleti hoşgörü örnekleri ile dolu bir tarihe sahiptir. Konu çok geniş olduğu için Osmanlı Devleti Dönemi’ndeki hoşgörü ile ilgili iki örnek vermekle yetineceğiz.

Fatih Sultan Mehmet, Sırbistan sınırına doğru ilerlerken Ortodoks olan Sırp Prensi Brankoviç, Katolik Macarlarla Müslüman Türkler arasında zor bir durumda kalmıştı. Biri Fatih’e, diğeri de Macar Beyi Hünyad’a olmak üzere iki heyet göndererek “Sirbistan idarenize geçerse Sırp milletinin mezhepleri hakkında hangi hoşgörüde bulunacaksınız?” diye sordurmuştu. Hünyad bu soruya “Sirbistan’daki Ortodoks kiliselerini yıkıp yerine Katolik kiliseleri inşa ettireceğiz.” demiş, Fatih ise “Her caminin yanı bışında bir Ortodoks kilisesi yapılmasına, buralarda herkesin kendi dinine göre ibadet etmesine müsaade ederim.” cevabını vermiştir. Osmanlı Devleti üç kıtaya hükmettiği en kudretli devirlerinde dahi bir misyoner hatta sömürgeci şuuru ve
zihniyetinden uzak kalıp tebaasının imanı ve inancıyla oynamamıştır. Kaldı ki el altından ve iyi niyetli görünerek çalışan bir misyoner faaliyetine de ihtiyacı yoktu. Zira Hristiyan unsura “Ya Müslüman olacaksın ya sürülecek ya da öldürüleceksin” demiş olsaydı bile yeryüzünün bu en muhteşem devletinin şu tek ihtarı, gayrımüslim tebaayı bütün hâlinde kazanmak için yeterdi.

Din ayrılığının siyasi mahzurlarını düşünen Yavuz Sultan Selim, özellikle Rumeli ve Anadolu’nun Hristiyan halkına din değiştirme teklif etmeyi düşündü. Fikrini Şeyhülislam Zenbilli Ali Cemali’ye açtığı zaman o, tam bir din otoritesi adaleti ve tarafsızlığı ile derhâl başını kaldırıp “Hayır, olamaz. Dinde ikrah (zorlama) yoktur!” diyerek kestirip attı ve böyle bir karara asla fetva vermeyeceğini söyleyerek padişahın fikrini henüz çekirdek hâlinde iken söküp çıkardı.

Sözlerine “Madem ki onlar raiyyetliği kabul etmişler, dinimiz gereği onların can, mal ve ırzlarını kendi can, mal ve ırzlarımız gibi korumakla mükellefiz. Bu yolda onlara zorlamada bulunmak dinimize aykırıdır.” diye devam eden bu değerli şeyhülislam, hukukun padişahı da bağladığını bu şekilde açıkça beyan etmiştir.

Hoşgörü anlayışı Türk kültüründe ve Türk devletlerinde önemli bir değer olarak sürekli var olmuştur. Kayseri Kiçikapı Meydanı’ndaki kilise ile caminin, sanki duvarları ortakmış gibi yan yana inşa edilmiş olmaları ve önlerindeki bahçeyi müşterek olarak kullanmaları bu hoşgörünün en güzel örneklerinden birisidir. Bugün de Türkiye’miz, doğusundan batısından, güneyinden kuzeyinden zulümden ve baskıdan kaçan insanların sığınağı durumundadır. Anadolu insanı, asırlar boyunca kesinlikle ırkçılık yapmayarak hatta kendini dahi ikinci plana iterek zulme uğramış tüm bu insanları bağrına basmıştır. Örneğin son yıllarda Balkanlardan ve Irak’tan binlerce insan Türkiye’ye sığınmış ve hâlen sığınmaktadır.

Yukarıdaki metne göre Osmanlı Devleti’nin benimsediği adil ve hoşgörülü yönetim politikasının temelleri hangi kaynaklara dayanmaktadır?
Hoşgörülü ve adaletli yönetiminin Osmanlı Devleti’ne sağladığı faydalar neler olmuştur?

Bir Cevap Yaz.